Dijital egemenlik, yalnızca veriyi ülke içinde tutmak değil; bilgiye, dile ve kültürel hafızaya ilişkin kararları bağımsız verebilmek demek. Bu yazıda dünyaya açık kalırken başkalarının platformlarına ve düşünce kalıplarına bağımlı olmamanın yollarını tartışıyorum.
Faruk Taşcı’nın Haber7’deki yazısı, dinî ve ekonomik yapıların kendi amaçlarından uzaklaşıp ayrı güç merkezlerine dönüşmesi meselesini ele alıyor. Buradan hareketle, kurumları isimleri veya aidiyetleriyle değil, faaliyetleri, yöntemleri ve hukukla ilişkileri üzerinden değerlendirmemiz gerektiğini savunuyorum.
Tahsin Görgün’ün anlama ve yorumlama yöntemleri üzerine çalışmasından hareketle, Müslüman toplumların kendi meselelerini hangi kavramlarla ele aldığını sorguluyorum. Tartışmanın merkezinde İslam hakkında dışarıdan bilgi üretmekle Müslümanların kendi sorunlarını tanımlayıp çözüm araması arasındaki ayrım bulunuyor.
Avustralya’da çocukların sosyal medya kullanımına getirilen yaş sınırı, platformların kuralları nasıl uyguladığı sorusunu da gündeme taşıyor. Hesapların kapatılması, çocukların sosyal medyadan tamamen ayrıldığı anlamına gelmiyor. Yazıda, yaş kontrolünün yanında çocukları ekranda tutan bildirimlerin ve içerik önerilerinin de denetlenmesi gerektiğini tartışıyorum.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Türkiye’nin güvenlik ortaklıklarını genişletebilir. Bu yakınlaşmanın, tehditleri daha erken görmeye ve krizlerde dost limanlara ve ulaşım yollarına erişmeye katkı sağlayabileceğini düşünüyorum. Ancak Türkiye’nin başka ülkelerin savaşlarına otomatik olarak sürüklenmemesi için yükümlülüklerin sınırları açık olmalı.
Çocukların dijital dünyada güvende olması için ailelerin onları dinlemesi, cihazların güvenlik ayarlarını birlikte düzenlemesi ve ekran dışındaki hayatı güçlendirmesi gerekiyor. Ancak aileler, nasıl çalıştığını göremedikleri içerik önerme sistemlerinden tek başlarına sorumlu tutulamaz. Platformların da çocuklara güvenli hizmet sunması gerektiğini savunuyorum.
Çocuklar yapay zekâ sohbet sistemlerinden bilgi isterken aynı zamanda tavsiye, teselli ve arkadaşlık da arayabiliyor. UNICEF’in çocukların yapay zekâ kullanımı ve bu sistemlerle kurduğu ilişkiler üzerine çalışmaları, güvenliğin yalnız zararlı içeriği engellemekle sınırlı kalamayacağını gösteriyor.
Sonsuz kaydırma, kullanıcıya bir bitiş noktası göstermeden yeni içerikler sunuyor. Otomatik oynatma, bildirimler ve kişiye özel önerilerle birleştiğinde çocukların ekrandan ayrılmasını zorlaştırabilir. Tek başına bağımlılığa yol açtığı kesin olarak gösterilmiş değil. Çocukları korumak için ekran süresinin yanında bu tasarım özelliklerinin de incelenmesi gerektiğini savunuyorum.
Türkiye’de kamu kurumlarının, araştırmacıların ve çocuk hakları uzmanlarının birlikte çalışacağı kalıcı bir yapı öneriyorum. Bu yapı, çocuklara hangi içeriklerin önerildiğini izlemeli, kişisel verilerini korumalı ve güvenlik önlemlerinin işe yarayıp yaramadığını ölçmeli. “Çocuk Dijital Refahı Mekanizması” adını verdiğim bu model, kurulmuş veya onaylanmış bir kurum değil.
Algoritmalar, çocukların ekranlarında hangi videoların ve fikirlerin tekrar tekrar karşılarına çıkacağını belirleyen seçme ve sıralama sistemleri. Aile ve okulun yanında bu sistemlerin de çocukların beğenilerini, değerlerini ve dünyayı anlamlandırma biçimlerini nasıl etkilediğini tartışıyorum.