← SöyleX

Köşe Yazılarım Bölgesel güvenlik düzeni ·

Mekke Ortak Savunma Anlaşması ve Türkiye'nin stratejik erişimi

Dr. Muhammed Ersin TOY

Konu ve bağlam

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Türkiye’nin güvenlik ortaklıklarını genişletebilir. Bu yakınlaşmanın, tehditleri daha erken görmeye ve krizlerde dost limanlara ve ulaşım yollarına erişmeye katkı sağlayabileceğini düşünüyorum. Ancak Türkiye’nin başka ülkelerin savaşlarına otomatik olarak sürüklenmemesi için yükümlülüklerin sınırları açık olmalı.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması ve Türkiye'nin stratejik erişimi tanıtım tasarımı
Yapay zekâyla üretilmiş kavramsal illüstrasyon; haber fotoğrafı değildir.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı sadece Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanmış klasik bir askerî ittifak olarak okumuyorum.

Bence daha büyük bir şey oluyor.

7 Ekim 2023’ten sonra yalnız Gazze’de değil, bütün Orta Doğu’nun güvenlik mimarisinde ciddi bir kırılma yaşandı. Gazze’de başlayan savaşın Lübnan’a, Suriye’ye ve İran’a doğru genişlemesi; İran’ın vekil güçler, füze ve İHA kapasitesi üzerinden oluşturduğu baskı; Husilerin Kızıldeniz ve Suudi Arabistan’a yönelik tehdidi bölge ülkelerine aynı gerçeği gösterdi:

Artık hiçbir ülkenin güvenliği tek başına düşünülemez.

Mekke Anlaşması’nı biraz da bu büyük kırılmanın sonucu olarak okuyorum.

Türkiye açısından en önemli tarafı ise stratejik coğrafyamızın genişlemesi.

Pakistan’ın askerî kapasitesi ve nükleer güç statüsü, Suudi Arabistan’ın finansal ve enerji gücü, Türkiye’nin savunma sanayii, askerî tecrübesi ve diplomatik kapasitesi bir araya geldiğinde bölgede ciddi bir caydırıcılık ortaya çıkıyor.

Buradaki amaç yeni bir savaş bloğu oluşturmak değil.

Tam tersine;

savaşı göze almanın maliyetini yükseltmek.

Türkiye açısından meseleye bir istihbarat aklıyla baktığımızda ise daha önemli bir boyut ortaya çıkıyor:

Tehdidi sınırımıza geldiğinde değil, doğduğu coğrafyada görebilmek.

Suudi Arabistan’ın Körfez, Yemen ve Kızıldeniz’deki bilgi ve güvenlik kapasitesini;

Pakistan’ın İran, Afganistan ve Hint Okyanusu’ndaki stratejik konumunu;

Türkiye’nin Suriye, Irak, Doğu Akdeniz, Karadeniz, Kafkasya ve Afrika Boynuzu’ndaki tecrübesini bir araya getirdiğinizde çok geniş bir erken uyarı ve güvenlik coğrafyası ortaya çıkıyor.

Bazen iyi istihbarat, en güçlü silahtan daha değerlidir.

Bir füze ateşlendikten sonra görmek başka;

o füzenin nerede üretildiğini, nereye taşındığını, hangi yapının eline geçtiğini ve hangi şartlarda kullanılabileceğini önceden bilmek başka şeydir.

Türkiye açısından bu anlaşmanın sessiz fakat en değerli kazanımlarından biri burada olabilir.

Bir diğer önemli alan Kızıldeniz.

Kızıldeniz artık Türkiye’ye uzak bir coğrafya değil.

Süveyş’te yaşanan kriz Türk ticaretini etkiliyor.

Babülmendep’te bir geminin vurulması, deniz yoluyla yük taşımanın maliyetini etkiliyor.

Hürmüz’de yaşanan gerilim enerji fiyatlarını Türkiye’ye kadar taşıyor.

Üstelik Türkiye Somali’de zaten önemli bir askerî ve siyasi aktör.

Suudi Arabistan Kızıldeniz’in en güçlü ülkelerinden biri.

Pakistan ise Hint Okyanusu’nun büyük askerî aktörlerinden biri.

Bu üç ülkenin güvenlik alanlarını birleştirdiğinizde;

Doğu Akdeniz’den Kızıldeniz’e, Babülmendep’ten Afrika Boynuzu’na, oradan Hint Okyanusu ve Pakistan’a uzanan yeni bir stratejik hat ortaya çıkıyor.

Burada mesele her yere asker göndermek değil.

Mesele gerektiğinde erişebilmek.

İstihbarata erişmek.

Lojistiğe erişmek.

Dost limanlara erişmek.

Kriz zamanında alternatif güzergâhlara sahip olmak.

Bir devletin gücü bazen her yerde bulunmasıyla değil, gerektiğinde ulaşabileceği alanın büyüklüğüyle ölçülür.

Mekke Anlaşması Türkiye’ye böyle bir stratejik erişim alanı sağlayabilir.

Üstelik mesele yalnız askerî değil.

Aynı dönemde yeni enerji, ticaret ve ulaştırma koridorları da şekilleniyor.

Türkiye-Suriye-Ürdün-Suudi Arabistan hattı, Kalkınma Yolu, Körfez ile Türkiye arasındaki demiryolu projeleri ve Kızıldeniz güvenliği artık birbirinden bağımsız düşünülemez.

Bugünün dünyasında ticaret koridoru kuruyorsanız güvenliğini de kurmak zorundasınız.

Enerji hattı oluşturuyorsanız onu koruyacak siyasi ve askerî zemine ihtiyaç duyuyorsunuz.

Bu nedenle yeni güvenlik mimarisi ile yeni ticaret ve ulaştırma mimarisinin birbirini tamamladığını düşünüyorum.

Savunma sanayii tarafında da Türkiye açısından büyük bir fırsat var.

Suudi Arabistan’ın finansal kapasitesi,

Türkiye’nin teknoloji ve mühendislik gücü,

Pakistan’ın askerî ve üretim kapasitesi…

Bu üçlü yalnız alıcı-satıcı ilişkisine sıkışmaz ve ortak üretime geçerse çok daha büyük bir yapı doğabilir.

Hava savunma sistemleri,

insansız sistemler,

elektronik harp,

füze teknolojileri,

deniz platformları

ve gelecekte daha ileri hava platformlarında ortaklıklar kurulabilir.

Türkiye açısından hedef sadece daha fazla silah satmak olmamalı.

Suudi Arabistan ve Pakistan’ı Türk savunma ekosisteminin uzun vadeli ortakları hâline getirmek olmalı.

Çünkü savunma sanayii yalnız ihracat değildir.

Bir ülke sizin savaş geminizi, İHA’nızı veya hava savunma sisteminizi kullandığında yıllarca sizin eğitiminize, mühimmatınıza, yazılımınıza, bakım ve modernizasyon altyapınıza bağlanır.

Türkiye son yıllarda biraz da bunu başarıyor:

Savunma sanayii üzerinden stratejik ilişki üretiyor.

İran konusunda ise bu yapıyı basit bir “İran karşıtı blok” olarak okumuyorum.

Türkiye’nin çıkarı İran’ın bölgede sınırsız nüfuz kurması değil.

Ama İran’ın çökmesi veya büyük bir istikrarsızlığa sürüklenmesi de Türkiye’nin çıkarına değil.

Türkiye açısından doğru formül bana göre çok açık:

İran’ı düşmanlaştırmadan dengelemek.

Güçlü olacaksınız.

Caydıracaksınız.

Ama diplomasi kanalını hiçbir zaman kapatmayacaksınız.

Türkiye ve Pakistan’ın Suudi Arabistan açısından önemi biraz da burada ortaya çıkıyor.

Çünkü hem Ankara hem İslamabad Tahran’la konuşabiliyor.

Dolayısıyla bu iki ülke yalnız Riyad’ın askerî ortağı değil, gerektiğinde Riyad ile Tahran arasındaki gerilimi yönetebilecek iki önemli aktör olabilir.

İsrail açısından da benzer bir durum söz konusu.

Mekke Anlaşması’nın doğrudan İsrail’e karşı imzalandığını söylemek doğru olmaz.

Ama İsrail’in bu yeni denklemi görmezden geleceğini düşünmek de mümkün değil.

7 Ekim’den sonra Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den İran’a doğru genişleyen askerî hareketlilik bölge ülkelerine şu soruyu sordurdu:

İsrail’in askerî güç kullanımının coğrafi sınırı nerede bitecek?

Türkiye açısından mesele İsrail’le savaş aramak değil.

Tam tersine;

İsrail’in veya başka herhangi bir bölgesel gücün Türkiye’yle askerî çatışmayı hiçbir zaman rasyonel bir seçenek olarak görmemesini sağlamak.

Bunun adı caydırıcılıktır.

Rakibinizin sizi sevmesine gerek yok.

Size saldırmanın bedelini çok ağır görmesi yeterlidir.

Pakistan’ın nükleer güç olması da burada ayrıca hesaba katılması gereken bir unsur.

Ancak bunu doğru tarif etmek gerekiyor.

Bugün elimizde Pakistan’ın nükleer silahlarını Türkiye’nin savunmasına tahsis ettiğini gösteren bir bilgi yok.

Dolayısıyla “Türkiye Pakistan’ın nükleer şemsiyesine girdi” demek doğru değil.

Ama nükleer silahlara sahip Pakistan’ın böylesi bir güvenlik mimarisinin parçası olması, rakiplerin yapacağı hesaplara yeni bir belirsizlik ekler.

Ben bunu nükleer şemsiye olarak değil;

Türkiye lehine genişleyen stratejik belirsizlik

olarak okuyorum.

Bundan sonraki süreçte en dikkatle izlenmesi gereken ülkelerden biri de Mısır.

Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır zaten R4 mekanizması üzerinden düzenli siyasi temas yürütüyor.

Mısır’ın mutlaka aynı savunma anlaşmasına katılması gerekmiyor.

Ama Mısır bu güvenlik mimarisine daha fazla bağlanırsa ortaya çok daha büyük bir jeopolitik hat çıkar.

Türkiye Anadolu ve Doğu Akdeniz’i,

Mısır Süveyş’i,

Suudi Arabistan Kızıldeniz ve Körfez’i,

Pakistan Hint Okyanusu’nu birbirine bağlar.

Bu sadece askerî bir hat değildir.

Enerji hattıdır.

Ticaret hattıdır.

Lojistik hattıdır.

İstihbarat hattıdır.

Siyasi etki hattıdır.

Türkiye açısından asıl büyük fırsat burada.

ABD açısından da bu anlaşmayı bir kopuş olarak görmüyorum.

Türkiye NATO üyesi.

Suudi Arabistan ABD’nin önemli stratejik ortağı.

Pakistan’ın Washington’la köklü güvenlik ilişkileri bulunuyor.

Ancak bölge ülkeleri artık güvenliklerini yalnızca ABD’nin garantisine bırakmak istemiyor.

Türkiye açısından bunun anlamı da çok açık:

Seçeneklerin çoğalması.

Türkiye NATO’da kalır.

ABD ile ilişkilerini sürdürür.

Ama aynı zamanda Körfez’de, Pakistan’da, Afrika’da ve başka coğrafyalarda kendi ortaklıklarını kurar.

Bu Türkiye’yi NATO içinde zayıflatmaz.

Doğru yönetilirse pazarlık gücünü artırır.

Çünkü stratejik özerklik herkesten uzaklaşmak değildir.

Hiç kimseye mecbur kalmayacak kadar çok seçeneğe sahip olmaktır.

Fakat bütün bu fırsatların yanında Türkiye açısından yönetilmesi gereken ciddi bir risk de var:

Başkasının savaşına sürüklenmemek.

Pakistan-Hindistan arasında savaş çıkarsa ne olacak?

Suudi Arabistan-İran gerilimi doğrudan savaşa dönüşürse Türkiye hangi noktada devreye girecek?

Husilerin gerçekleştirdiği her saldırı kolektif savunma kapsamına girecek mi?

Bir müttefik savaşı kendisi başlatırsa aynı yükümlülük geçerli olacak mı?

Siber saldırı veya vekil örgüt saldırısı nasıl değerlendirilecek?

Bunların sınırlarının çok iyi çizilmesi gerekiyor.

Türkiye’nin ihtiyacı olan model bence şu:

Güçlü caydırıcılık, kontrollü yükümlülük.

Türkiye kimsenin savaşına otomatik olarak sürüklenmemeli.

Ama Türkiye’ye saldırmayı düşünen herhangi bir aktör de bu anlaşmanın sadece kâğıt üzerinde olduğunu düşünmemeli.

İki dengeyi aynı anda kurmak gerekiyor.

Sonuç olarak;

Ben Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı ne yalnız İsrail’e karşı kurulmuş bir ittifak ne de yalnız İran’a karşı oluşturulmuş bir blok olarak görüyorum.

Daha büyük bir dönüşüm yaşanıyor.

Bölge ülkeleri artık güvenliklerini sadece dışarıdan gelecek garantilere, İsrail-İran rekabetinin sonuçlarına veya başka büyük güçlerin kurduğu denklemlere bırakmak istemiyor.

Kendi caydırıcılıklarını,

kendi ticaret yollarını,

kendi savunma sanayilerini

ve kendi güvenlik mimarilerini kurmak istiyorlar.

Türkiye açısından mesele tam olarak burada başlıyor.

Tehdidi sınırımıza geldiğinde değil, doğduğu coğrafyada görmek.

Savaşı Türkiye’ye ulaşmadan caydırmak.

İran’ı düşmanlaştırmadan dengelemek.

İsrail’le savaş aramadan Türkiye’yi hesaba katma mecburiyetini artırmak.

Türk savunma sanayiini bölgesel güvenlik sisteminin teknoloji merkezlerinden biri hâline getirmek.

Körfez’den Kızıldeniz’e, Afrika Boynuzu’ndan Hint Okyanusu’na kadar Türkiye’nin stratejik erişimini genişletmek.

Türkiye’nin ihtiyacı etrafında yeni bir savaş kuşağı oluşturmak değil.

Türkiye’nin etrafında geniş bir caydırıcılık kuşağı kurmak.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması doğru yönetildiği takdirde bunun en önemli sütunlarından biri olabilir.

Çünkü Türkiye artık başkalarının kurduğu Orta Doğu düzeninde kendisine yer arayan bir ülke olmak istemiyor.

Yeni bölgesel düzeni kuran ülkelerden biri olmak istiyor.

Ve kanaatimce bir devletin gerçek gücü bazen sahip olduğu silahların sayısından daha önemli bir soruyla ölçülür:

O devleti hesaba katmadan bölgede büyük bir denklem kurulabiliyor mu?

Türkiye’nin ulaşmak istediği yer tam olarak burasıdır.

Kaynak gönderi

Kaynak gönderiyi X’te aç →

Görüntülenme ve okuma bildirimi sayıları yalnızca site sahibine açıktır. “Okudum” düğmesiyle bu yazıyı okuduğunuzu bildirebilirsiniz.

Sayaç ve gizlilik

Yalnızca bu yazı için kayıt tutulur. Tekrarları azaltmak amacıyla tarayıcınızda yazıya özel rastgele bir işaret kullanılır. IP adresi, cihaz parmak izi veya üçüncü taraf takip aracı kullanılmaz. Do Not Track veya Global Privacy Control etkinse görüntülenme ve “Okudum” bildirimi kaydedilmez. Bu kayıtlar doğrulanmış tekil kişi veya tamamlanmış okuma ölçümü değildir.

SöyleX’e dön →Ana SayfaBütün yayınlar →
Dr. Muhammed Ersin TOY

Medya, iletişim ve kültür üzerine yazılar ve araştırmalar.

Yazar hakkında →