Hazır oyuncu kitlesi, dekoratif Türkiye ve küresel anlatı kalıpları
Konu ve bağlam
Oyuncu Su Kutlu’nun Türk dizilerinde yabancı pazarların ve takipçi sayılarının belirleyici hâle geldiğine ilişkin sözleri, yapım ekonomisini tartışmaya açıyor. Bu açıklamalardan hareketle, Netflix’in Türkiye yapımlarında oyuncuların, hikâyelerin ve ülke imgesinin küresel dolaşım için nasıl biçimlendirildiğini değerlendiriyorum.

Bu yazıda · Bölümlere git
Su Kutlu’nun açıklamalarını yalnızca oyuncu seçimlerine ilişkin bir sektör eleştirisi olarak değil, Netflix’in Türkiye politikaları ve küresel platform ekonomisinin işleyişi üzerinden değerlendirebiliriz.
“Artık Türk dizileri Türkler için yapılmıyor” sözü; oyuncunun yeteneğinden takipçi sayısına, fiziksel görünüşünden yabancı pazarlardaki tanınırlığına kadar bütün unsurların nasıl bir satış hesabının parçasına dönüştüğünü gösteriyor.
Burada tartışılması gereken yalnızca hangi oyuncunun seçildiği değildir. Türkiye’nin hikâyelerinin, insanlarının, kültürünün ve ülke imgesinin küresel dolaşım için nasıl yeniden biçimlendirildiğidir.
Netflix’in ilk Türkçe özgün dizisi Hakan: Muhafız’ın yayımlandığı 2018’den bugüne kadar Türkiye kaynaklı özgün kurmaca yapımların tamamını izledim. Başlık bazlı kendi sayımım, dizi ve filmlerle birlikte 70’i aşan bir kurmaca katalog ortaya koyuyor.
Bu nedenle değerlendirmem birkaç popüler yapıma değil, Netflix’in Türkiye’de oluşturduğu içerik düzeninin bütününe dayanıyor.
Bu düzeni üç kavramla özetliyorum:
Hazır oyuncu kitlesi, dekoratif Türkiye ve küresel anlatı kalıpları.
Asıl soru yalnızca Türkiye’de ne gösterildiği değildir.
Türkiye’nin dünyaya nasıl gösterildiğidir.
HAZIR YILDIZ, HAZIR SEYİRCİ
Su Kutlu’nun bazı oyuncuların milyonlarca takipçisi bulunduğu için seçmelere bile alınmadan projelere yerleştirildiğini söylemesi, sektörün yetenekten önce hazır görünürlüğü satın aldığını gösteriyor.
Oyuncu artık yalnızca bir karakteri canlandıran sanatçı değildir.
Aynı zamanda hazır seyirci, tanıtım ağı, ilk izlenme güvencesi ve uluslararası satış aracıdır.
Takipçi sayısı tanıtım bütçesine, yabancı ülkelerdeki tanınırlık dağıtım avantajına, hayran kitlesi ise hazır seyirciye dönüşüyor.
Oyuncu böylece ölçülebilir, sınıflandırılabilir ve pazarlanabilir bir seyirci sermayesi hâline geliyor.
Çağatay Ulusoy’u Hakan: Muhafız, Kağıttan Hayatlar, Terzi, Kübra ve Tam Bir Centilmen gibi birbirinden farklı yapımlarda tekrar tekrar görmemizin nedenlerinden biri de budur.
Hikâye değişiyor.
Tür değişiyor.
Karakter değişiyor.
Fakat yıldız değişmiyor.
Burada mesele herhangi bir oyuncunun yeteneğini tartışmak değildir. Asıl mesele, yıldız oyuncunun platforma yalnızca oyunculuk değil; hazır seyirci, tanıtım gücü ve uluslararası dolaşım değeri getirmesidir.
Su Kutlu’nun “Sonra 2,5 reytingle iş paket oluyor” sözü ise bu sistemin temel çelişkisini açığa çıkarıyor:
Takipçi sayısı seyirci ilgisini garanti etmiyor.
Tanınmışlık oyunculuk yeteneğini garanti etmiyor.
Büyük oyuncu kadrosu iyi senaryoyu garanti etmiyor.
Ayrıntılı pazar hesabı da sanatsal başarıyı garanti etmiyor.
OYUNCUNUN BEDENİ DE SATIŞ PAKETİNE DÖNÜŞÜYOR
Su Kutlu’nun kendisine “Çok beyazsın, solaryuma girer misin?” ve “Saçlarını siyaha boyayalım” denildiğini aktarması, meselenin yalnızca oyuncu seçimi olmadığını gösteriyor.
Oyuncunun bedeni, dış pazar için tasarlanan “satılabilir insan tipi”ne göre yeniden biçimlendiriliyor.
Esmer bir karakter için esmer oyuncuya fırsat vermek yerine tanınmış bir oyuncunun tenini ve saçını değiştirmeye çalışmak, temsil çeşitliliğinin değil hazır yıldız değerinin önemsendiğini gösteriyor.
Aranan yalnızca belirli bir fiziksel görünüş değildir.
Aranan, o bedenle birlikte gelen takipçi sayısı, hayran kitlesi ve satış gücüdür.
Yüz, ten, saç ve beden; oyuncunun sanatsal varlığının parçası olmaktan çıkarılarak yapımın ekonomik ambalajına dönüştürülüyor.
Yapımcı yalnızca oyuncuyu seçmiyor.
Dünyaya gösterilecek Türkiye yüzünü de seçiyor.
MODERN MEKÂN, GÜVENSİZ TOPLUM
Netflix’te izlediğim son filmlerden biri olan Uykucu’nun mekânları, çekimleri ve görüntü dünyası güçlüdür. Türkiye modern, estetik ve turistik bir ülke olarak sunuluyor.
Fakat aynı anlatının merkezine kadına yönelik taciz ve şiddet, tehdit, cinayet, güvensizlik ve ahlaki çözülme yerleştiriliyor.
Bu yalnızca Uykucu’ya özgü değildir.
Netflix’in birçok Türkçe yapımında Türkiye;
- aldatma, ihanet ve evlilik dışı ilişkilerin sıradanlaştığı,
- kadınların taciz ve şiddet tehdidi altında yaşadığı,
- ailelerin çözüldüğü,
- suç ve cinayetin gündelik hayatı belirlediği,
- insanlar ve sınıflar arasında derin uçurumların bulunduğu,
- kutuplaşmış, güvensiz ve tekinsiz
bir toplum olarak temsil ediliyor.
Diğer tarafta Boğaz, İstanbul, sahil kasabaları, lüks evler, oteller, restoranlar ve modern ofisler vardır.
Türkiye’nin mekânı modernleştirilirken toplumu ahlaken çözülmüş biçimde gösteriliyor.
Şehir güzelleştiriliyor; toplum karartılıyor.
Ben bu çelişkiyi “mekânsal modernlik, toplumsal gerilik” ve “görsel yüceltme, ahlaki değersizleştirme” kavramlarıyla açıklıyorum.
Ortaya şu Türkiye görüntüsü çıkıyor:
Gezilmesi gereken güzel ve modern bir ülke; fakat içinde yaşanması ve insanlarına güvenilmesi zor bir toplum.
Sorun karanlık hikâyelerin anlatılması değildir. Sinema elbette şiddeti, suçu, ihaneti ve istismarı anlatabilir.
Sorun, aynı taciz, zina, cinayet, ihanet ve aile çözülmesi kalıplarının yapımdan yapıma tekrarlanarak Türkiye’nin olağan, baskın ve değişmez gerçeği gibi sunulmasıdır.
Bir yapımdaki ihanet tekil bir hikâye olabilir. Fakat aynı karanlık ilişkiler sürekli aynı toplumla ilişkilendiriliyorsa artık tek tek hikâyelerden değil, bir temsil düzeninden söz ederiz.
DEKORATİF TÜRKİYE
Netflix Türkiye’nin dilini, oyuncularını, yemeklerini, müziğini, tarihî yapılarını ve turistik mekânlarını yoğun biçimde kullanıyor.
Boğaz vardır.
İstanbul vardır.
Türkçe isimler vardır.
Türk oyuncular vardır.
Fakat Türkiye’nin kendi insan, aile, ahlak ve toplum anlayışı aynı ölçüde görünür değildir.
Ben buna “dekoratif Türkiye” diyorum.
Türkiye’nin görüntüsü korunuyor; fakat anlatının düşünsel ve ahlaki dünyası küresel platform kalıplarına göre yeniden kuruluyor.
Türk oyuncularla Türkçeye çevrilmiş Batılı bir hayat oynatılıyor.
Bir yapımın Türkçe olması, Türkiye’de çekilmesi ve Türk oyuncularla kurulması onu kendiliğinden yerli hâle getirmez.
Yerel görünmekle yerli bir bakış taşımak aynı şey değildir.
Netflix üzerine yapılan güncel araştırmalar da yerel olarak üretilen fakat küresel dolaşıma yönelen içeriklerde kültürün zaman zaman bir “vitrin unsuru”na dönüşebildiğini gösteriyor.
Platform yerelliği ortadan kaldırmıyor. Yerelliği seçiyor, parçalıyor ve küresel dolaşımın ihtiyaçlarına göre yeniden düzenliyor.
Yerel kültür, yaşayan ve anlam üreten bir dünya olmaktan çıkarılıp uluslararası seyircinin kolayca tanıyabileceği estetik bir ambalaja dönüştürülebiliyor.
Başka bir ifadeyle:
Türkiye anlatılmıyor; Türkiye paketleniyor ve pazarlanıyor.
PLATFORMUN MATEMATİĞİ NEDEN İYİ HİKÂYE ÜRETMİYOR?
Oyuncunun ten rengini, saçını, takipçi sayısını, hangi ülkelerde tanındığını ve yapımın kaç pazarda karşılık bulacağını bu kadar ayrıntılı hesaplayan bir sektör neden bu kadar kötü ve birbirini tekrar eden senaryolar üretiyor?
Çünkü veri çoğu zaman iyi hikâye üretmek için değil, ticari belirsizliği azaltmak için kullanılıyor.
Özgün hikâye risk taşır.
İhanet, yasak ilişki, aile sırrı, cinayet, travma, istismar ve intikam gibi denenmiş kalıplar ise daha güvenli kabul edilir.
Yıldız oyuncu yatırım riskini,
takipçi sayısı tanıtım riskini,
tanıdık dramatik kalıplar ise hikâye riskini azaltır.
Şiddet, suç, cinsellik ve travma farklı toplumlarda fazla kültürel açıklama gerektirmeden pazarlanabilir.
Böylece yapımların isimleri ve oyuncuları değişirken anlatı omurgası aynı kalır.
Türler çeşitlenirken dünya görüşü tekleşir.
Platformun büyük veri gücü daha iyi hikâyeyi garanti etmez. Matematik, geçmişte neyin izlendiğini gösterebilir; fakat güçlü karakter, toplumsal sahicilik ve ahlaki derinlik üretemez.
İnsan davranışını sayıya dönüştürmek sanat üretmek değildir.
Takipçi sayısını bilmek oyunculuk yeteneğini ölçmek değildir.
Bir yapımın kaç ülkeye satılacağını hesaplamak, o yapımın iyi olduğu anlamına gelmez.
Seyirciyi ölçmek, seyirciyi bütünüyle anlamak değildir.
ALGORİTMA YALNIZCA TALEBİ ÖLÇMEZ, TEMSİLİ DE BİÇİMLENDİRİR
Netflix tarafsız bir dağıtım kanalı değildir.
Hangi içeriğin önerileceğine, hangi afişin gösterileceğine, hangi oyuncunun öne çıkarılacağına ve hangi yapımın görünmez kalacağına karar verir.
Netflix’in kendi teknik açıklamaları, aynı yapımın afişinin, fragmanının ve tanıtım metninin seyircinin geçmiş davranışlarına göre kişiselleştirilebildiğini gösteriyor.
Bir oyuncu tanındığı için afişte öne çıkarılabilir.
Bir dramatik sahne izleme ihtimalini artıracağı için seçilebilir.
Bir içerik sürekli önerildiği için izlenebilir.
Bir hayat biçimi tekrar tekrar gösterildiği için doğal ve normal kabul edilebilir.
Bu nedenle “Seyirci bunu istiyor” demek yeterli değildir.
Seyirciye neyin, ne kadar, hangi görselle ve hangi bağlamda gösterildiğini de sormak gerekir.
Çünkü algoritma yalnızca içeriği sıralamaz.
Algoritma temsil seçer.
Algoritma görünürlük seçer.
Algoritma bir ülkenin hangi yüzünün dünyaya gösterileceğini belirler.
YEREL ÜRETİM, KÜRESEL DENETİM
Türkiye oyuncuyu, senaristi, yönetmeni, hikâyeyi, kültürü ve mekânı sağlıyor.
Fakat seyirci verisi, görünürlük, dağıtım, başarı ölçütü ve uzun vadeli ekonomik değer platformun elinde kalıyor.
Yerel yapımcı içeriği üretiyor; fakat seyirciyi bütünüyle tanıyamıyor.
Oyuncu milyonlara ulaşıyor; fakat hangi ülkede ne kadar izlendiğine ilişkin bütün verilere erişemiyor.
Platform ise üretimden dağıtıma kadar bütün zinciri görebiliyor.
Netflix hem maçı oynuyor hem skoru tutuyor hem de hangi sonucun başarı sayılacağını belirliyor.
Veriyi elinde tutan, kültürel karar gücünü de elinde tutar.
Küresel platformlar yerel sektörlere yatırım, istihdam ve uluslararası görünürlük sağlarken üretim ölçütlerini, dolaşımı, fikrî mülkiyeti ve uzun vadeli ekonomik değeri kendi merkezlerinde yoğunlaştırabiliyor.
Bu nedenle:
Görünürlük her zaman egemenlik değildir.
Yatırım her zaman bağımsızlık değildir.
Yerel üretim her zaman yerli anlatı değildir.
Küresel başarı her zaman yerel kazanç değildir.
Türkiye yalnızca yaratıcı emek, turistik mekân, hazır yıldız ve kültürel ham madde sağlayan bir üretim alanına dönüşmemelidir.
DİJİTAL DİPLOMASİ Mİ, DİJİTAL EMPERYALİZM Mİ?
Netflix, Türk yapımlarını 30’dan fazla dile çevirerek 190 ülkeye taşıdığını açıklıyor. Bu dolaşım Türkçeyi, Türk oyuncuları ve Türkiye’nin mekânlarını dünyada görünür hâle getiriyor.
Bu yönüyle platform bir dijital diplomasi işlevi görebilir.
Ancak yerel kültürü kendi ekonomik hedefleri, anlatı kalıpları ve değerler sistemi içinde yeniden biçimlendirdiğinde dijital diplomasi ile dijital emperyalizm arasındaki çizgi belirsizleşir.
Dijital diplomasi kültürü görünür kılar.
Dijital emperyalizm ise kültürün hangi anlamla, hangi bağlamda ve hangi dünya görüşü içinde görünür olacağını belirler.
Platform yalnızca Türkiye’yi göstermiyor.
Hangi Türkiye’nin gösterileceğine de karar veriyor.
AİLE, DİN VE KUTSALIN METALAŞTIRILMASI
Küresel platformlar yalnızca hikâye anlatmaz. Aynı zamanda bir hayat biçimi, insan modeli ve “normal” tanımı üretir.
Bireysel arzu, haz ve sınırsız özgürlük öne çıkarılırken sadakat, aile, gelenek ve ahlaki sorumluluk kimi zaman aşılması gereken engeller gibi gösteriliyor.
Aldatma ve evlilik dışı ilişkiler olağanlaştırılırken aile, bireyin özgürlüğünü sınırlayan bir kurum olarak kodlanabiliyor.
Dinî hayat ise çoğu zaman yaşayan bir ahlak ve anlam dünyası olarak değil; gizem, kehanet, metafizik gerilim, egzotizm veya geri kalmışlık üzerinden kuruluyor.
Dinî sembol vardır; fakat dinî hayat yoktur.
Mistik anlatı vardır; fakat ahlaki süreklilik yoktur.
Din ya mistikleştiriliyor ya da marjinalleştiriliyor.
Kutsal, anlam üreten bir değer dünyası olmaktan çıkarılıp dramatik dikkat üreten bir malzemeye dönüştürülüyor.
Bu, kutsalın metalaştırılmasıdır.
ÇEŞİTLİLİK Mİ, TEMSİL HİYERARŞİSİ Mİ?
Yahudi, Sefarad ve Rum kimliklerinin anlatılması başlı başına bir sorun değildir. Türkiye’nin bütün tarihsel ve kültürel kimlikleri elbette görünür olmalıdır.
Asıl mesele, bu kimliklerin hangi ahlaki ve tarihsel konumlara yerleştirildiğidir.
Bazı kimlikler sürekli zarafet, çağdaşlık, masumiyet ve mağduriyetle; Türk ve Müslüman karakterler ise kabalık, baskı, şiddet, gerilik ve ahlaki çözülmeyle ilişkilendiriliyorsa burada çeşitlilikten çok bir temsil hiyerarşisi vardır.
Güncel araştırmalar da Netflix’in çeşitlilik söyleminin kültürel değerlerle ticari hedefleri iç içe geçirdiğini; karmaşık yerel kimliklerin küresel pazarın ihtiyaçlarına göre sadeleştirilme riski taşıdığını ortaya koyuyor.
Kimlikler yalnızca temsil edilmiyor.
Aynı zamanda seyirci kümelerine, tanıtım unsurlarına ve pazarlanabilir kültürel işaretlere dönüştürülebiliyor.
Mesele hangi kimliğin ekranda bulunduğu değildir.
Mesele, kimin bütün insani derinliğiyle anlatıldığı ve kimin sürekli suç, baskı, şiddet ve gerilik üzerinden kodlandığıdır.
SU KUTLU’NUN İTİRAZI NEDEN ÖNEMLİ?
Su Kutlu’nun açıklamaları oyuncuların karşılaştığı kişisel bir sorundan çok daha fazlasını anlatıyor.
Bu sözler; oyuncunun, bedenin, takipçi sayısının, hikâyenin, kültürün ve ülke imgesinin nasıl aynı satış paketinin parçalarına dönüştüğünü gösteriyor.
Mesele Türk dizilerinin Orta Doğu’ya, Avrupa’ya veya başka pazarlara satılması değildir.
Asıl mesele satış uğruna;
- yeteneğin takipçi sayısına yenilmesi,
- oyuncunun bedeninin pazar için yeniden tasarlanması,
- yeni oyuncuların hazır yıldızlar karşısında dışarıda bırakılması,
- özgün hikâyenin ticari formüllere teslim edilmesi,
- yerel kültürün estetik ambalaja indirgenmesi,
- Türkiye’nin sürekli güvensizlik ve ahlaki çözülmeyle ilişkilendirilmesidir.
Su Kutlu’nun itirazı bu nedenle yalnızca oyunculuk sektörüne değil, bütün platform düzenine yöneltilmiş haklı bir eleştiridir.
Asıl soru yapımların kaç ülkeye satıldığı değildir.
Hangi Türkiye’nin dünyaya satıldığıdır.
Türkiye gerçekten kendi hikâyesini mi anlatıyor?
Yoksa Türkiye’nin dili, oyuncuları, mekânları, tarihi, dini ve kültürü başka bir amaçla mı kullanılıyor? Küresel platformların kolayca sınıflandırıp satabileceği, belli kalıplara sokulmuş bir Türkiye görüntüsü mü üretiliyor?
Kaynak gönderi
Görüntülenme ve okuma bildirimi sayıları yalnızca site sahibine açıktır. “Okudum” düğmesiyle bu yazıyı okuduğunuzu bildirebilirsiniz.
Sayaç ve gizlilik
Yalnızca bu yazı için kayıt tutulur. Tekrarları azaltmak amacıyla tarayıcınızda yazıya özel rastgele bir işaret kullanılır. IP adresi, cihaz parmak izi veya üçüncü taraf takip aracı kullanılmaz. Do Not Track veya Global Privacy Control etkinse görüntülenme ve “Okudum” bildirimi kaydedilmez. Bu kayıtlar doğrulanmış tekil kişi veya tamamlanmış okuma ölçümü değildir.