Yapay zekânın silaha dönüştüğü çağda Türkiye’nin manifestosu
Konu ve bağlam
Millî İstihbarat Akademisi’nin yapay zekâ ve siber güvenlik raporu, dış teknolojiye bağımlılığın güvenlik boyutuna dikkat çekiyor. Selçuk Bayraktar’ın teknoloji tekellerine yönelik eleştirileriyle birlikte ele aldığım bu tartışma, Türkiye’nin yapay zekâda hem kendi kapasitesini kurması hem de insan onurunu koruması gerektiği sorusuna uzanıyor.

Bu yazıda · Bölümlere git
7 Ekim 2023’ten sonra Gazze’de dünyanın gözleri önünde derinleşen soykırım ve zulüm, yalnız son iki yılın meselesi değildir. Bu tablo; yüz yılı aşan yerleşimci-sömürgeci işgal mantığının, emperyal güç ilişkilerinin, medya düzeninin, kültürel hegemonya mekanizmalarının ve dijital çağın yeni teknolojileriyle birleşerek daha görünür, daha sofistike ve daha yıkıcı hâle gelmesidir.
Bugün yapay zekâ, yalnızca teknolojik ilerlemenin değil; savaşın, gözetimin, hakikat krizinin, sosyal medya düzeninin ve küresel güç mücadelesinin yeni merkez üssü hâline gelmiştir. Gazze, İran ve Ukrayna sahalarında görülen örnekler, savaşın artık yalnız cephede değil; yazılımda, veri merkezlerinde, bulut altyapılarında, hedefleme algoritmalarında, sosyal medya akışlarında, iletişim ağlarında ve insan zihninde yürütüldüğünü göstermektedir.
Yapay zekânın savaş alanına girmesi, yalnız askerî teknolojilerin gelişmesi anlamına gelmemektedir. Aynı zamanda dünyanın akıllı telefonlar, küresel internet şebekeleri, sosyal medya platformları ve dijital ağlar aracılığıyla doğrudan yapay bir gerçeklik düzeninin içine çekilmesi anlamına gelmektedir. İnsan artık yalnız makineyi kullanan bir varlık değildir; giderek makinenin düşünme biçimiyle düşünmeye, algoritmanın sunduğu gerçeklik içinde yaşamaya ve sayısal göstergelerle anlam üretmeye zorlanan bir varlığa dönüşmektedir.
Bu yeni düzende teknoloji iki yönlü bir kuşatma üretmektedir. Bir tarafta makine ve yazılım, Gazze’de olduğu gibi soykırımın, hedeflemenin, gözetimin ve kitlesel imhanın aracına dönüşmektedir. Diğer tarafta sosyal medya, dijital platformlar ve algoritmik sistemler, insanın zihnini, algısını, dikkatini, duygularını ve ruhunu dönüştürerek onu görünmez bir örümcek ağının içine hapsetmektedir. İnsan bedeni savaş teknolojileriyle, insan zihni ise algoritmalarla kuşatılmaktadır.
Tam da bu noktada Türkiye’nin ortaya koyduğu yaklaşım daha büyük bir anlam kazanmaktadır. Millî İstihbarat Akademisi’nin “Yapay Zekâ Çağında Siber Güvenlik ve Türkiye’nin Stratejik Öncelikleri” raporu, yapay zekânın, büyük dil modellerinin, veri bağımlılığının, bulut altyapılarının ve dijital sistemlerin Türkiye açısından nasıl stratejik tehditler üretebileceğini ortaya koyarken; Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar da SAHA 2026 konuşmasında yapay zekânın ve küresel dijital şirketlerin insanlığı sürüklediği karanlık düzene karşı güçlü bir insanlık manifestosu ortaya koymuştur.
Burada kullanılan BDM, yani Büyük Dil Modeli, ChatGPT benzeri metin üretebilen, özet çıkarabilen, kod yazabilen, belge analiz edebilen ve kurumsal iş akışlarına bağlandığında karar destek süreçlerinde rol alabilen yapay zekâ sistemlerini ifade etmektedir. MİA raporunun altını çizdiği kritik noktayı biraz açalım: Büyük dil modelleri yalnız “sohbet eden programlar” değildir. Kurumların veri, karar, belge, tedarik, güvenlik, kriz yönetimi ve kamu hizmeti süreçlerine bağlandıklarında doğrudan stratejik güvenlik meselesine dönüşürler.
Bu nedenle risk yalnız teknik değildir. Büyük dil modelleri; yanlış veriyle beslendiğinde, manipüle edildiğinde, dış bulut altyapılarına bağımlı hâle geldiğinde veya denetlenmeyen ajan tabanlı sistemlere bağlandığında, kurumları yanlış karar almaya, yanlış önceliklendirme yapmaya, yanlış güven ilişkileri kurmaya ve hassas bilgileri dış sistemlere taşımaya zorlayabilir. Bu durum siber güvenliği yalnız “sistemleri koruma” meselesi olmaktan çıkarır; veri egemenliği, kamu güveni, kurumsal süreklilik, kritik altyapı güvenliği ve ulusal güvenlik meselesine dönüştürür.
Ayrıca büyük dil modelleri; etki operasyonları, dezenformasyon ağları, sahte kimlik üretimi, hedefli propaganda, sosyal mühendislik ve kamuoyu manipülasyonu süreçlerine bağlandığında etki ajanlığına hizmet eden bir araç hâline getirilebilir. İnsanların zihinlerini bulandırabilir, hakikat duygusunu zayıflatabilir, gerçek ile sahte arasındaki sınırı aşındırabilir ve kriz anlarında toplumların doğru bilgiye ulaşmasını zorlaştırabilir. Bu nedenle mesele yalnız yapay zekâyı hızlı kullanmak değil; hangi veriyle, hangi modelle, hangi bulut altyapısıyla, hangi yetki sınırıyla, hangi insan denetimiyle ve hangi hesap verebilirlik mekanizmasıyla kullandığımızı açık biçimde belirlemektir.
Bundan dolayı Türkiye’nin önceliği; açık, şeffaf, denetlenebilir ve güvenli bir yapay zekâ mimarisi kurmak olmalıdır. Kendi veri sistemlerini güvence altına alan, kritik verileri denetlenemeyen dış modellere ve dış bulut altyapılarına bağımlı kılmayan, insan denetimini koruyan, kayıt tutma ve hesap verebilirlik mekanizmalarını zorunlu hâle getiren bir sisteme geçilmelidir. Yapay zekâ çağında egemenlik, yalnız teknolojiye sahip olmakla değil; veriyi, modeli, altyapıyı, tedarik zincirini ve karar süreçlerini güvenli biçimde yönetebilmekle mümkündür.
Selçuk Bayraktar’ın SAHA 2026 konuşması ise bu teknik ve stratejik risk alanını ahlaki, medeniyet merkezli ve insan odaklı bir düzleme taşımaktadır. Bayraktar’ın “Gönlü olmayanın, merhameti olmayanın elindeki teknoloji, ancak bir imha aracına dönüşür” sözü, çağımızın en kritik teknoloji tartışmasını özetlemektedir. Bu cümle yalnız ahlaki bir uyarı değil; yapay zekânın, yazılımın, veri merkezlerinin ve sosyal medya algoritmalarının savaş, gözetim ve tahakküm düzenine bağlandığı bir çağda stratejik bir tespittir.
Bu açıdan Selçuk Bayraktar’ın konuşması, Palantir’in yazılımı silaha, yapay zekâyı sert güce ve teknolojiyi askerî tahakküme dönüştüren karanlık bildirisine karşı Türkiye’den yükselen ahlaki, stratejik ve medeniyet merkezli bir cevap olarak okunmalıdır. Palantir’in dünyaya sunduğu ufuk; yazılımın tüfeğe eşitlendiği, yapay zekânın caydırıcılık rejimine dönüştüğü, insanın veri ve hedef kategorilerine indirgenebildiği bir güç siyasetidir. Bayraktar’ın konuşması ise teknolojiyi insana, ahlaka, merhamete, özgürlüğe, adalete ve insan onuruna yani Eşrefi Mahluk olan insana bağlayan başka bir dünyanın mümkün olduğunu söylemektedir.
Bayraktar, Türkiye’nin manifestosunu “Teknolojik Dayanışma İttifakı” başlığı altında bütün insanlığa sunmaktadır.
Savaş artık yalnız cephede değil
Yapay zekâ çağında savaş artık yalnız cephede, silahlarla ve ordularla yürütülmemektedir. Savaş; yazılımda, veri merkezlerinde, bulut altyapılarında, hedefleme algoritmalarında, sosyal medya akışlarında, sentetik görüntülerde, iletişim ağlarında ve insan zihninde yeniden kurulmaktadır.
Bu yeni savaş mimarisinde yapay zekâ yalnız teknik bir araç değildir; karar algısını dönüştüren stratejik bir güçtür. Gazze’de Lavender, Where’s Daddy? ve The Gospel gibi sistemler etrafında yürüyen tartışmalar; İran savaşında Maven Smart System, yani yapay zekâ destekli askerî karar ve hedefleme sistemi; Ukrayna’da ise savaş verilerinin yapay zekâ modellerine bağlanması, insan hayatının veri puanlarına, hedef listelerine, ihtimal hesaplarına ve algoritmik karar zincirlerine indirgenebildiğini göstermektedir.
Yapay zekanın kullanılmasında en büyük risk insanın tamamen devreden çıkması kadar, insan muhakemesinin algoritmik akışın biçimsel onayına dönüşmesidir. Son kararı insan veriyor gibi görünse de önündeki seçenekleri algoritma belirliyorsa, kişinin görevi zamanla bu seçenekleri sorgulamadan onaylamaya dönüşür. Bu durum literatürde automation bias, yani otomasyon önyargısı olarak da tartışılmaktadır. Otomasyon önyargısı, insanın makinenin verdiği çıktıya gereğinden fazla güvenmesi ve kendi eleştirel muhakemesini geri plana itmesi anlamına gelir.
Bu dönüşüm yalnız savaş alanıyla sınırlı değildir. Sosyal medya, üretken yapay zekâ ve büyük dil modelleri de artık hakikat krizinin ve bilişsel savaşın merkezindedir. Üretken yapay zekâ, metin, ses, görüntü ve video üretebilen sistemleri ifade eder. Deepfake, yani yapay zekâ ile üretilmiş sahte ses veya görüntü, gerçek bir kişiyi söylemediği bir sözü söylemiş ya da yapmadığı bir şeyi yapmış gibi gösterebilir. Oyun videoları, sahte kurumsal yazışmalar, bağlamından koparılmış görseller ve algoritmik görünürlük rejimleri, savaşta hakikati yalnız bastırmamakta; yormakta, tartışmalı hâle getirmekte ve toplumların hakikat duygusunu felce uğratmaktadır.
Bu nedenle bugün savaş yalnız bedenleri hedef almıyor; insanın hakikate ulaşma kapasitesini, acıya tepki verme biçimini, merhamet duygusunu ve toplumsal idrakini de hedef alıyor.
Dede Korkut’tan yapay zekâ çağına: Tepegöz ve Basat metaforu
Selçuk Bayraktar’ın SAHA 2026 yılında yaptığı tarihi manifesto niteliğindeki konuşmasında Dede Korkut’tan, Basat’tan ve Tepegöz’den hareketle kurduğu anlatı, yalnız tarihî veya kültürel bir gönderme değildir. Bu hikâye, bugünün teknoloji çağını anlamak için güçlü bir metafordur.
Tepegöz, orantısız gücü, gözü dönmüş yıkımı ve insanı yutan mekanik kudreti temsil eder. Basat ise aklı, cesareti, iradeyi ve insanın kendi kaderini tayin etme kudretini temsil eder. Bugün küresel teknoloji tekelleri, veri merkezleri, yapay zekâ şirketleri ve savaş algoritmaları yeni çağın Tepegözleri gibi karşımızda durmaktadır.
Türkiye’nin görevi, bu karanlık güce aynı kulvarda teslim olmak değildir. Türkiye’nin görevi; kendi aklıyla, kendi ahlakıyla, kendi teknolojik mimarisiyle ve kendi medeniyet ufkuyla yeni bir yol açmaktır.
Dede Korkut anlatısında Basat, Tepegöz’ü onun kurduğu güç alanında değil, kendi aklıyla, cesaretiyle ve stratejisiyle yener. Bugün Türkiye’nin teknoloji çağındaki konumu da budur. Küresel teknoloji tekellerinin belirlediği kulvarda, onların kurallarıyla ve onların altyapılarıyla yarışmak Türkiye’yi ancak takipçi konumunda tutar.
Asıl mesele, kendi açık kaynaklı, şeffaf, denetlenebilir, yerli ve ahlaki teknoloji ekosistemini kurabilmektir. Basat’ın yaptığı gibi zayıf görünen ama hakikate, akla ve iradeye dayanan bir yol açmak gerekir. Bu yol, teknolojiyi insanı yutacak bir Tepegöz olmaktan çıkarıp insanın hizmetine veren bir medeniyet yoludur.
Türkiye’nin cevabı: İnsan merkezli dijital egemenlik
Peki dünya bu gidişata ne yapacak? Yapay zekâ insanı algoritmik çıktıya, savaşları optimizasyon problemine, toplumu sosyal medya bağımlılığına ve iletişimi gözetim aracına dönüştürürken buna karşı nasıl bir cevap verilecek?
Selçuk Bayraktar’ın SAHA 2026 konuşması tam da bu soruya Türkiye merkezli bir cevap vermektedir. Bayraktar’ın konuşması yalnız savunma sanayii vizyonu değildir; yapay zekâ çağında insanı, ahlakı, merhameti, dijital egemenliği ve hürriyeti merkeze alan bir teknoloji manifestosudur.
Bayraktar’a göre bağımsızlığımızı tehdit eden en büyük unsur yalnız konvansiyonel ordular değildir; tedarik zincirlerimize, veri merkezlerimize ve doğrudan cebimizdeki cihazlara sızan “teknokapitalist küresel tahakküm”dür. Bu kavram, teknolojiyi, sermayeyi, veriyi, platformları ve algoritmaları elinde tutan küresel şirketlerin toplumlar üzerinde kurduğu yeni bağımlılık ilişkisini anlatır.
Bayraktar’ın çözüm önerileri bu yüzden nettir: Açık kaynaklı, şeffaf ve denetlenebilir yazılım-donanım ekosistemleri kurulmalı; veriler küresel devlerin sunucularına teslim edilmemeli; federe öğrenme ile veri hastanelerde, kurumlarda ve ülke sınırları içinde kalmalı; devasa merkezî bulutlara mahkûm olmadan cihaz üzerinde çalışan Edge AI, yani uç cihaz yapay zekâsı modelleri geliştirilmeli; kuantum çağının tehditlerine karşı kuantum dirençli şifreleme altyapıları kurulmalı; dost, kardeş ve mazlum halklarla “Teknolojik Dayanışma İttifakı” oluşturulmalıdır.
Burada geçen federe öğrenme, verinin merkezî bir sunucuya taşınmadan, bulunduğu kurumda ya da cihazda işlenmesi ve yapay zekâ modelinin bu dağınık verilerden öğrenmesidir. Bu yöntem özellikle sağlık, güvenlik ve kamu verisi gibi hassas alanlarda veri mahremiyeti açısından önemlidir.
Edge AI, yani uç cihaz yapay zekâsı, yapay zekâ işlemlerinin dev veri merkezlerinde değil; telefon, araç, drone, kamera, sensör ya da yerel cihaz üzerinde yapılmasıdır. Bu hem gecikmeyi azaltır hem de verinin dışarıya taşınmasını sınırlar.
Kuantum dirençli şifreleme ise gelecekte kuantum bilgisayarların klasik şifreleme sistemlerini kırma ihtimaline karşı geliştirilen yeni nesil güvenlik altyapısını ifade eder.
Millî İstihbarat Akademisi’nin raporu da bu yaklaşımı kurumsal güvenlik düzeyine taşımaktadır. Rapora göre yapay zekâ çağında en büyük risk, teknolojiye erişim eksikliğinden çok yönetişim, koordinasyon, insan kaynağı ve veri/model yönetimindeki eksikliklerdir. Dış teknolojiye bağımlılık da ayrı bir risktir. Kısa vadede yapay zekâ envanterinin çıkarılması, veri-yetki-dış bağımlılıkların görünür hâle getirilmesi ve BDM ile ajan tabanlı sistemler için asgari güvenlik kurallarının belirlenmesi gerekmektedir. Orta vadede standart, denetim, kayıt tutma, olay raporlama ve tedarik güvenliği; uzun vadede ise yerli kapasite, test, sertifikasyon, uzman insan kaynağı ve toplumsal farkındalık öne çıkmaktadır.
Türkiye’nin önceliği, yapay zekâyı hızla her alana yaymak olmamalıdır. Riskin yüksek olduğu alanlarda kullanımı kontrollü biçimde başlatmak, sorumluları belirlemek, işlemleri kaydetmek ve insan denetimini korumak gerekir. Kullanılan teknolojinin kimden sağlandığı bilinmeli, sistemlerin kriz sırasında da çalışması güvence altına alınmalıdır.
Bu yaklaşım yalnız savunma sanayii veya siber güvenlik politikası değil; dijital egemenlik meselesidir.
Ahlak son güvenlik katmanıdır
Bugün dünyanın önündeki asıl soru şudur: Teknoloji, insanın eşrefi mahlukat, yani yaratılmışların en şereflisi olarak yaşamasına mı hizmet edecek? Yoksa onu bir veri kaynağına, algoritmanın ürettiği sonuca, hedef listesinde bir kayda ve sosyal medya bağımlısına mı dönüştürecek? Onu çamura mı batıracak!
Gazze’de İsrail’in yapay zekâ destekli hedefleme ve dijital gözetim sistemleri kullandığına dair uluslararası medya ve insan hakları raporları, bu teknolojilerin sivil zarar, ayrım gözetme, orantılılık, insan denetimi ve hesap verebilirlik açısından savaş hukukunun merkezine yerleştiğini göstermiştir. İran savaşında yapay zekâ ve iletişim savaşının operasyonel gücü görülmüştür. Ukrayna örneğinde verinin ve yapay zekâ modellerinin savaş sahasının matematiğine dönüştüğü anlaşılmıştır. Palantir’in manifestosunda yazılımın nasıl silaha, yapay zekânın nasıl caydırıcılık rejimine dönüştürülmek istendiği açıkça görülmüştür.
Buna karşı Türkiye’nin söylemesi gereken söz net: Teknoloji ahlaksız olamaz. Yapay zekâ insansız, vicdansız ve hesapsız bırakılamaz. Veri sömürgeciliğine, algoritmik tahakküme, sosyal medya bağımlılığına, sentetik hakikat krizine ve yapay zekâ destekli savaş düzenine karşı insan merkezli bir dijital egemenlik kurulmalıdır.
İnsan merkezli yapay zekâ, yani teknolojiyi insanın yerine geçiren değil, insan onurunu, güvenliğini, özgürlüğünü ve muhakemesini güçlendiren yapay zekâ yaklaşımı, bu nedenle yalnız etik bir tercih değil, stratejik bir zorunluluktur.
Selçuk Bayraktar’ın çağrısı bu yüzden yalnız Türkiye’nin savunma sanayii vizyonu olarak değil, yapay zekâ çağında insan merkezli teknoloji arayışı için uluslararası bir teklif olarak okunmalıdır. Çünkü yeni dünyanın ihtiyacı daha büyük veri merkezlerinden önce daha büyük bir ahlaki ufuktur. Daha hızlı algoritmalardan önce daha güçlü bir insan tasavvurudur. Daha öldürücü yapay zekâlardan önce insanı, fıtratı, hürriyeti, merhameti ve adaleti koruyan bir teknoloji anlayışıdır.
Bu nedenle Türkiye’nin insan merkezli yapay zekâ yaklaşımı yalnız ulusal güvenlik politikası değildir. Bu yaklaşım; algoritmik şiddet, veri sömürgeciliği, teknolojik tahakküm ve otomatikleştirilmiş imha çağında küresel bir ahlak ve egemenlik teklifidir.
İnsan olmadan teknoloji ne işe yarar?
İnsanı yıkıyorsa, ruhu kurutuyorsa, kalbi sömürüyorsa, toplumu sessizleştiriyorsa, hakikati bozuyorsa ve savaşı otomatikleştiriyorsa, o teknoloji ilerleme değil tahakkümdür.
Ahlak, yapay zekâ çağında romantik bir süs değil; insanlığı algoritmik şiddetten, dijital sömürgecilikten ve otomatikleştirilmiş imhadan koruyacak son güvenlik katmanıdır.
Kaynak yayın
www.yenisafak.comGörüntülenme ve okuma bildirimi sayıları yalnızca site sahibine açıktır. “Okudum” düğmesiyle bu yazıyı okuduğunuzu bildirebilirsiniz.
Sayaç ve gizlilik
Yalnızca bu yazı için kayıt tutulur. Tekrarları azaltmak amacıyla tarayıcınızda yazıya özel rastgele bir işaret kullanılır. IP adresi, cihaz parmak izi veya üçüncü taraf takip aracı kullanılmaz. Do Not Track veya Global Privacy Control etkinse görüntülenme ve “Okudum” bildirimi kaydedilmez. Bu kayıtlar doğrulanmış tekil kişi veya tamamlanmış okuma ölçümü değildir.