← SöyleX

Köşe Yazılarım Netflix’in anlatımı ve tarihsel hafıza ·

Küresel platformlar, tarih bilinci ve kültürel hafıza

Dr. Muhammed Ersin TOY

Konu ve bağlam

Netflix’teki Kulüp ve Pera Palas’ta Gece Yarısı gibi yapımların Türkiye tarihini nasıl anlattığı, bu yazının merkezinde. Azınlıkların yaşadığı acıların anlatılmasına değil, tarihî hafızanın tek taraflı kurulması olarak gördüğüm temsil tercihlerine itiraz ediyor; Türkiye’nin kendi hikâyelerini anlatma gücünü tartışıyorum.

Küresel platformlar, tarih bilinci ve kültürel hafıza tanıtım tasarımı
Yapay zekâyla üretilmiş kavramsal illüstrasyon; haber fotoğrafı değildir.

Üstad,

Mesele yalnızca 6-7 Eylül değildir.

Mesele yalnızca Varlık Vergisi, azınlıklar meselesi ya da geçmişte yaşanmış tekil tarihî olayların nasıl anlatıldığı da değildir.

Bugün çok daha büyük bir tarih bilinci ve hafıza savaşıyla karşı karşıyayız. Bu savaş yalnızca kitaplarda, akademik metinlerde ya da haber dilinde yürütülmüyor. Aynı zamanda dizilerle, filmlerle, platform algoritmalarıyla ve küresel dijital kataloglarla doğrudan toplumların zihnine işleniyor.

Türkiye’de maalesef hakikat çoğu zaman hakikatin kendisiyle değil; hikâyeyi anlatanların, kamerayı elinde tutanların ve kurguyu yapanların bakışıyla dolaşıma sokuluyor.

Bugün bu gücü en etkili kullanan aktörlerin başında Batı merkezli dijital platformlar, özelde de Netflix geliyor.

Netflix’in Türk içerikleri üzerine yazılan tezler, akademik makaleler, haberler ve analizler bize şunu gösteriyor: Bu mesele yalnızca bir dizi, film ya da platform meselesi değildir. Mesele, Türkiye’nin küresel dijital ekranda hangi hafızayla, hangi estetikle ve hangi tarihsel bakışla temsil edildiğidir.

Netflix yalnızca eğlence sunan bir mecra olarak görülemez. Aynı zamanda ülke imajını, kültürel hafızayı, tarih bilincini, dijital kültür diplomasisini, yumuşak gücü ve uluslararası algıyı etkileyen bir anlatı merkezidir.

Küresel platformlar yerel hikâyeleri olduğu gibi dünyaya taşımıyor. Onları küresel tüketim kalıpları, platform estetiği, algoritmik görünürlük ve egemen kültürel kodlar içinde yeniden biçimlendiriyor.

Yani yerel olan doğrudan aktarılmıyor; seçiliyor, süzülüyor, egzotikleştiriliyor, dramatikleştiriliyor ve küresel izleyicinin kolay tüketebileceği bir Türkiye imajına dönüştürülüyor.

Bu, masum bir kültürel aktarım değil; açık bir hafıza mühendisliğidir.

Daha da önemlisi, bu yalnızca temsil meselesi değildir. Netflix gibi platformlar artık sadece içerik dağıtmıyor; neyin üretileceğini, hangi hikâyenin fonlanacağını, hangi estetiğin ödüllendirileceğini, hangi anlatının küresel dolaşıma sokulacağını da belirliyor. Bu yüzden mesele, kültür endüstrisinin yeni çağında açık bir platform emperyalizmi meselesidir.

Bu durumu Netflix içeriklerinde açık biçimde görmek mümkün.

Hakan: Muhafız’da İstanbul; tarih, mistisizm, kutsal emanetler, Osmanlı mirası ve egzotik Doğu imgeleri üzerinden kuruluyor. Bu yüzden dizi üzerine yapılan çalışmalarda oryantalizm ve self-oryantalizm tartışmaları öne çıkıyor.

Atiye’de Anadolu, Göbeklitepe ve yerel kültürel işaretler ezoterik, mitolojik ve gizemli bir dekora dönüştürülüyor. Şahmaran gibi yapımlarda da Anadolu ve bölgesel mitoloji; küresel platform estetiği içinde arzu, kimlik, gizem ve fantastik anlatı malzemesine indirgeniyor.

Yerel kültür burada kendi tarihsel derinliğiyle değil; küresel izleyiciye satılabilecek egzotik bir ambalajla sunuluyor.

Bir Başkadır’da Türkiye toplumu modern-geleneksel, merkez-taşra, seküler-muhafazakâr ve sınıfsal gerilimler üzerinden okunuyor. Elbette bunlar Türkiye’nin gerçek toplumsal gerilimleridir. Fakat sorun, Türkiye’nin küresel ekranda sürekli çatışma, yarılma, kimlik krizi ve iç gerilim dili üzerinden temsil edilmesidir.

Kübra’da ise dinî inanç, yapay zekâ, dijital gözetim, büyük veri ve toplumsal manipülasyon aynı kriz hattında birleştiriliyor. Böylece Türkiye’ye dair dinî-toplumsal alan çoğu zaman anlam, ahlak ve istikrar dünyası olarak değil; kontrol, kriz ve manipülasyon zemini olarak kodlanıyor.

Tarihî içeriklerde ise temsil krizi daha da derinleşiyor.

Netflix, azınlık hafızası ve tarihsel yüzleşme alanına hem Pera Palas’ta Gece Yarısı gibi dönem işleriyle hem de doğrudan Kulüp dizisiyle girdi. Kulüp üzerinden Varlık Vergisi, 6-7 Eylül, gayrimüslim hafızası, Sefarad Yahudileri, Ladino dili ve kozmopolit İstanbul güçlü bir estetikle görünür hâle getirildi.

Elbette azınlıkların yaşadığı acıların anlatılması başlı başına sorun değildir. Gayrimüslimlerin hafızası da, Varlık Vergisi de, 6-7 Eylül de, kozmopolit İstanbul da anlatılabilir.

Fakat asıl sorun şudur:

Bu anlatılar çoğu zaman tek taraflı kuruluyor; Türk tarihini yargılayıcı, Türk toplumunu sanık sandalyesine oturtan bir bakışla sunuluyor. Bazı içeriklerde Türkler kendi tarihinin öznesi olarak değil; yağmacı, barbar, geri kalmış, hoyrat, baskıcı ya da işgalci bir tarihsel figür olarak okunabilecek biçimde konumlandırılıyor.

Burada artık yalnızca sinema, estetik ya da yaratıcı yorum yoktur. Burada açık bir algı savaşı, tarih bilincini yeniden biçimlendirme çabası ve kültürel manipülasyon vardır.

Bir tarafın hafızası güçlü bir sinema diliyle evrensel vicdana taşınırken; Türk milletinin kendi tarihsel acıları, işgal yıllarında ödediği bedel, Balkanlar’dan Kafkasya’ya uzanan göç ve sürgün hafızası, Kıbrıs Türklerinin yaşadığı trajediler, Anadolu insanının Millî Mücadele’de verdiği varoluş mücadelesi aynı estetik güçle, aynı tarihsel derinlikle ve aynı küresel görünürlükle anlatılmıyor.

Bu bir eksiklik değil; ciddi bir temsil dengesizliğidir.

Hafıza seçiliyor. Acılar hiyerarşik biçimde sıralanıyor. Kimin mağdur, kimin fail, kimin özne, kimin sanık olacağı çoğu zaman kamerayı ve kurguyu elinde tutanların anlatı düzeni içinde belirleniyor.

Bir başka ifadeyle, mesele artık yalnızca “hangi olay anlatılıyor?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Hangi olay evrensel vicdana taşınıyor, hangi acı görünmez bırakılıyor, hangi millet fail olarak kodlanıyor, hangi milletin hafızası sessizleştiriliyor?

Basına yansıyan tartışmalarda da bu temsil krizi açık biçimde görüldü. Pera Palas etrafındaki tepkiler, işgal altındaki İstanbul’un kimi zaman nostaljik ve estetik bir dekora dönüştürülebildiğini gösterdi. Famagusta tartışması ise Kıbrıs Türklerinin hafızasının ve Türk askerinin temsili meselesinin uluslararası platformlarda nasıl politik bir anlatı savaşına dönüştüğünü ortaya koydu.

Bu yüzden mesele yalnızca Kulüp, Pera Palas ya da Famagusta meselesi değildir.

Daha büyük resimde mesele şudur:

Türkiye’nin kim olduğu, hangi tarihsel olaylarda fail, hangi olaylarda mağdur, hangi zeminde özne, hangi zeminde sanık olarak görüleceği artık yalnızca tarih kitaplarında değil; dizilerde, filmlerde, algoritmalarda ve küresel platform kataloglarında da yeniden yazılıyor.

Bu temsil yalnızca dışarıdaki Türkiye algısını etkilemiyor; içeride de Türk gençlerinin tarih bilincini aşındırma riski taşıyor.

Kendi tarihini yeterince bilmeyen genç zihinler, başkalarının kurguladığı tarih anlatısını hakikat zannedebiliyor.

Asıl tehlike de burada başlıyor.

Netflix ve benzeri platformlar Türkiye’ye dair yeni bir hafıza, yeni bir tarih bilinci ve yeni bir meşruiyet dili kuruyor. Türkiye’nin kim olduğu artık yalnızca arşivlerde, akademik çalışmalarda ve tarih kitaplarında değil; ekranlarda, platformlarda, algoritmalarda ve küresel kataloglarda da belirleniyor.

Bu yüzden Netflix yalnızca içerik yayımlayan bir platform değildir. Kültürel hafızayı seçen, işleyen, paketleyen ve küresel dolaşıma sokan bir kültürel kapı bekçisidir.

Üstelik mesele kültürle sınırlı değil; sektör içindeki güçle de ilgili. Netflix hangi projelerin yapılacağını seçiyor, bazı içeriklerin yalnız kendi platformunda yayımlanmasını sağlayan anlaşmalar kuruyor ve yapımcılarla çalışıyor. İçerik piyasasındaki bu ağırlık, platformun yayıncılığın yanında üretimi de şekillendirdiğini gösteriyor.

Dijital çağda en önemli mücadele alanlarından biri artık stratejik iletişimdir. Çünkü hakikatin zayıfladığı, bilginin tekelleştiği ve küresel platformların gündelik hayatı kuşattığı bir dönemde kültürel bağımsızlık yalnızca ekonomik ya da askerî güçle korunamaz.

Bir milletin kendi hikâyesini anlatabilmesi, kendi hafızasını koruyabilmesi ve kendi gençlerine tarih bilinci verebilmesi artık millî güvenlik kadar stratejik bir meseledir.

Türk dizilerinin dünyada ulaştığı büyük kitle, Türkiye’nin aslında çok güçlü bir hikâye anlatma kapasitesine sahip olduğunu gösteriyor. Fakat mesele yalnızca dizi ihraç etmek değildir.

Asıl mesele, Türk milletinin tarihini, acılarını, direnişini, medeniyet hafızasını ve adalet arayışını kendi bakış açısıyla dünyaya anlatabilmesidir.

Türkiye’nin elinde güçlü bir hikâye üretme kapasitesi var. Fakat bu kapasite yalnızca romantik dizilerle, melodramlarla ya da ihraç başarısıyla ölçülemez. Asıl başarı, Türk milletinin kendi tarihini, kendi acılarını, kendi direnişini ve kendi medeniyet iddiasını küresel anlatı düzenine taşıyabilmesidir.

Bir dijital platform elbette kendi ideolojik, ticari ve estetik tercihlerine göre içerik üretebilir. Ancak asıl sorun, Türkiye’deki izleyicinin, aydının, akademinin, medyanın ve kültür dünyasının bu temsil savaşına karşı refleksinin son derece zayıf olmasıdır.

Biz kendi hikâyemizi anlatmadığımız için başkaları bizi kendi hikâyesinin kötü karakteri olarak anlatabiliyor.

Biz kendi hafızamızı güçlü biçimde kuramadığımız için başkaları bizim çocuklarımıza kendi tarih yorumunu izletebiliyor.

Biz kendi kültürel egemenliğimizi ciddiye almadığımız için başkaları bizim tarihî hafızamızı kendi estetik ve ideolojik kalıplarıyla yeniden kurabiliyor.

Bugün kültürel egemenlik yalnızca sınırlarla, diplomasiyle ya da askerî güçle korunmaz.

Ekranla korunur. Hikâyeyle korunur. Platformla korunur. Algoritmayla korunur. Kimin hafızasının dünyaya servis edildiğiyle korunur.

Bu yüzden mesele artık açıkça bir anlatı savaşıdır.

Hikâyemizi biz anlatmazsak, başkaları bizi kendi hikâyesinin sanığı yapar.

Kaynak gönderi

Kaynak gönderiyi X’te aç →

Görüntülenme ve okuma bildirimi sayıları yalnızca site sahibine açıktır. “Okudum” düğmesiyle bu yazıyı okuduğunuzu bildirebilirsiniz.

Sayaç ve gizlilik

Yalnızca bu yazı için kayıt tutulur. Tekrarları azaltmak amacıyla tarayıcınızda yazıya özel rastgele bir işaret kullanılır. IP adresi, cihaz parmak izi veya üçüncü taraf takip aracı kullanılmaz. Do Not Track veya Global Privacy Control etkinse görüntülenme ve “Okudum” bildirimi kaydedilmez. Bu kayıtlar doğrulanmış tekil kişi veya tamamlanmış okuma ölçümü değildir.

SöyleX’e dön →Ana SayfaBütün yayınlar →
Dr. Muhammed Ersin TOY

Medya, iletişim ve kültür üzerine yazılar ve araştırmalar.

Yazar hakkında →