← Makaleler

Makaleler Filistin ·

İsrail Gazze’yi yıkarken kendi mitini de yıktı

Dr. Muhammed Ersin TOY

Konu ve bağlam

Gazze’den dünyaya ulaşan görüntüler ve İsrail’in mağduriyet, güvenlik ve meşruiyet anlatısındaki kırılma.

Bu yazıda · Bölümlere git

Bugün 7 Ekim 2026. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü vahşi, barbar ve canavarca soykırım hâlâ

devam ediyor. Tam üç yıl geçti. Bugün soykırımın 1097. günündeyiz. Aradan geçen 1096 gün

boyunca ateşkesler, mutabakatlar, arabuluculuk girişimleri, diplomatik temaslar ve barış

çağrıları yapıldı; saldırılar zaman zaman yavaşladı, bazı dönemlerde ateşkes ilan edildi, fakat

Gazze’de ölüm, yıkım ve yerinden edilme sona ermedi. Soykırımın üçüncü yılına girdiğimiz

bu günde tarihin yaprakları yine soluyor; yaralar kapanmıyor, yıkılan şehir yeniden

kurulamıyor ve Filistinli için hayat hâlâ olağan bir hayatın şartlarına kavuşamıyor.

Fakat bu üç yılda sadece Gazze’nin üzerine bomba düşmedi. Gazze’den yükselen görüntüler

milyarlarca insanın ekranına, bilincine, psikolojisine, algısına, zihnine ve hafızasına da düştü.

İnsanlar çocukların enkazdan çıkarılışını, ölen çocuğunu kucağında taşıyan babaları, hastane

koridorlarını, parçalanmış bedenleri, yıkılmış evleri, açlığı, göçü ve cenazeleri televizyondan,

haber sitelerinden, sosyal medyadan ve canlı yayınlardan neredeyse anbean izledi. Gazze’de

yaşananlar bir telefon ekranından diğerine taşınarak dünyanın ortak hafızasına yerleşti. İsrail,

tüm dünyayı bu soykırımın dolaylı bir şekilde muhatabı yaptı. Bu soykırımı sadece Gazze’de

değil, tüm insanlığın zihninde, bilincinde ve psikolojisinde de verdi.

Bundan dolayı dijital ağlar, platformlar ve sosyal medya savaşın başlıca merkezlerinden biri

oldu. Yapay zekâ, algoritmalar, filtre baloncukları ve kişiselleştirilmiş içerik akışları da bu

alanın dışında kalmadı. Mesele artık yalnız hangi toprağın bombalanacağı değildi; hangi

görüntünün kimin karşısına çıkacağı, hangi bilginin görünür olacağı, hangi anlatının tekrar

edileceği, kimin mağdur, kimin tehdit olarak sunulacağı da mücadelenin parçasıydı. Gazze’de

bedenler hedef alınırken dünyanın geri kalanında zihinler ve algılar da hedef alındı. İsrail,

medya doktrini, kültürel hegemonya ve anlatı savaşıyla bu soykırımın yalnız bedenlere ve

mekâna değil, kelimelere, görüntülere ve hakikatin kendisine de yönelmesini istedi; tüm

insanlığı bu karanlık suça ortak etmeye çalıştı. Bu çok boyutlu bir soykırım savaşıydı. Sadece

Filistinliler değil, tüm dünya bu karanlık vahşetin dijital ağlar içerisindeki öznesiydi. Fakat

üçüncü yılın sonunda bu savaş İsrail açısından başka bir sonuç da doğurdu: Yıllardır kurduğu

mağduriyet anlatısı, hikâyesi ve mitleri Gazze’den gelen görüntüler karşısında ağır biçimde

aşındı. İsrail’in kurduğu anlatı savaşı dönüp İsrail’in kendisini görünür hâle getirdi. İnsanlığın

vicdanı İsrail’in ve ABD’nin mitini yıktı. İnsanlık, İsrail’i gördü. Benim vardığım hüküm şu:

İsrail artık bebek katili, terörist bir devletten başkası değildir.

GAZZE’NİN İNSANÎ VE MEKÂNSAL BİLANÇOSU

Bugün geldiğimiz noktada önümüzde ağır bir insanî bilanço bulunuyor. Gazze Sağlık

Bakanlığının 5 Ekim 2026 tarihli kayıtlarına göre 74 bin 243 Filistinli hayatını kaybetti, 175

bin 232 kişi yaralandı. Kayıt altına alınmış ölü ve yaralıların toplamı yaklaşık 250 bine ulaştı.

Gayriresmî bazı açıklamalarda ise şehit olanların sayısının 250 bin, yaralıların sayısının 1

milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. UNICEF verilerine göre 30 Haziran 2026 itibarıyla

en az 21 bin 700 çocuk öldürüldü. Üstelik İsrail Gazze’yi mekânsal olarak da çökertti, yıktı.

Birleşmiş Milletler Uydu Merkezinin Haziran 2026 analizine göre Gazze’deki yapıların yüzde

82’si zarar gördü. Bir şehri yalnız binalar oluşturmaz. Ev, okul, hastane, sokak, mezarlık,

komşuluk ve insanların yaşadıkları yere yükledikleri hatıralar da şehrin parçasıdır. Gazze’deki

yıkım bu nedenle yalnız mekâna değil, hayatın sürekliliğine ve toplumsal hafızaya da yöneldi.

Bu rakamlar ve yıkım bize şunu gösteriyor: Gazze’deki soykırım yalnız askerî saldırılarla yürütülmedi. İnsanların düşünceleri, duyguları, olayları nasıl anladığı ve neyi gerçek kabul ettiği de hedef alındı. İsrail’in askerî gücü coğrafyayı dönüştürürken iletişim doktrini, dünyanın bu şiddeti

hangi çerçevede göreceğini belirlemeye çalıştı. Çünkü İsrail, 7 Ekim soykırımından sonra

insanlığın onu soykırımcı ve katil olarak görmesini istemiyor; marka ve imajını da korumaya

çalışıyordu. Bin yıllara uzanan mağduriyet hafızası üzerinden oluşturduğu mazlum, mağdur ve

korunması gerekli devlet imajının da bu soykırımla değişmesini istemiyordu. Bunun için

soykırımın görüntüsünü, kelimelerini, anlatısını ve hakikatini kontrol altına alarak İsrail’in

soykırım yapmadığı, Filistinlileri özgürleştirmek için Gazze’ye girdiği yönündeki anlatıyı

kelimelere, algoritmalara, filmlere, dizilere ve dijital platformlardaki görüntülere zerk etmeye

çalıştı.

7 EKİM: BAŞLANGIÇ DEĞİL, İLAN ANI

Bundan dolayı tarihin nasıl çerçevelendiği de bu anlatı savaşının önemli bir parçasıydı. İsrail’in

ve Batı medyasının soykırımı 7 Ekim’den başlatan anlatısı da bu iletişim stratejisinin bir

parçasıydı. Bu nedenle 7 Ekim 2023, hakikatte hiçbir zaman soykırımın başlangıcı olmadı. 7

Ekim bir başlangıç değil, ilan anıydı. İsrail, yaklaşık yüz yıldır sürdürdüğü işgal, yerinden etme,

yerleşimci yayılma ve Filistinliyi kendi toprağından uzaklaştırma siyasetini 7 Ekim sonrasında

bütün dünyanın gözleri önünde alenen ilan ederek çok daha açık, yıkıcı ve kitlesel bir aşamaya

taşıdı. İsrail’in yürüttüğü bu politikanın soykırım boyutunu bütün dünyaya açık biçimde ilan

ettiği tarih 7 Ekim 2023’tür. Özetle 7 Ekim, bu sürecin başladığı tarih değil; yüz yılı aşan

sistematik politikanın artık gizlenemez, inkâr edilemez ve bütün dünyanın gözleri önünde

yürütülen bir aşamaya geçtiği tarihsel eşiktir.

İsrail’in soykırımını yalnız 7 Ekim sabahından başlattığınız anda bütün bu geçmişi paranteze

alırsınız. Böyle bir çerçevede İsrail yalnız saldırıya uğrayan devlet, Filistinli ise geçmişi, toprağı

ve tarihsel tecrübesi olmayan bir güvenlik tehdidi gibi görünmeye başlar. Oysa Filistinlinin

toprağı, hareketi, bedeni, hafızası ve siyasî varlığı üzerinde yüz yılı aşan süreçte kullanılan

farklı tahakküm araçlarının önemli bir bölümü son üç yılda aynı anda ve çok daha yoğun

biçimde yeniden ortaya çıktı. Filistinliler, yüz yıllık sürecin farklı aşamalarını son üç yılda

hızlandırılmış biçimde âdeta yeniden yaşadı. Filistinli toprağından çıkarıldı, evi yıkıldı, hareketi

sınırlandı, verisi toplandı, hedefe dönüştürüldü; bununla da kalmadı, kendi başına geleni

anlatma hakkı da tartışmaya açıldı.

MEDYA DOKTRİNİ VE MAKBUL DUYGU REJİMİ

İsrail 7 Ekim’den sonra bir medya doktrini kurarak anlatı savaşı ve cephesi oluşturdu. İlk

aşamada Filistinliler terörist, Hamas ise IŞİD’le özdeş bir yapı gibi sunuldu. İsrail’in yürüttüğü

savaş yalnız kendi güvenliği için değil, Batı ve “medeniyet” adına verilen bir mücadele olarak

anlatıldı. Dönemin İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın “insansı hayvanlarla” savaştıklarını

söylemesi, Netanyahu’nun “Amalek’i hatırlayın” göndermesi ve savaşın medeniyet ile

barbarlık arasındaki bir mücadele biçiminde sunulması bu dilin farklı parçalarıydı.

Bu dilin asıl işlevlerinden biri Filistinliyi insanlıktan uzaklaştırmaktı. Filistinliler önce tehdit,

ardından insan hayatının olağan ölçülerinin dışında değerlendirilebilecek bir kitle gibi sunuldu.

İnsandışılaştırma bazı örneklerde böcekleştirmeye, haşere metaforlarına ve yok edilmesi

gereken bir topluluk tasvirine kadar uzandı. Bunun sonucu yalnız hakaret değildir. Karşınızdaki

insanı ne kadar az insan olarak görürseniz ona yönelen şiddeti de o kadar kolay

normalleştirebilirsiniz. Böylece öldürme, aç bırakma, yerinden etme ve toplu cezalandırma

olağanüstü bir suç olmaktan çıkarılıp savaşın kaçınılmaz, hatta gerekli sonucu gibi sunulabilir.

Ben bunu İsrail’in duyguları ve empatiyi de soykırımın bir parçasına ve silahına dönüştürme

çabası olarak görüyorum. Bunun duygular üzerindeki karşılığı Makbul Duygu Rejimidir.

Çünkü mesele yalnız insanların neyi gördüğü değil, gördüğü karşısında ne hissetmesinin

beklendiğiydi. Bir tarafa yas, diğer tarafa şüphe; bir tarafa empati, diğer tarafa korku; bir tarafa

insan hikâyesi, diğer tarafa güvenlik tehdidi ayrıldı. Böylece bazı ölümler isimleri, yüzleri ve

hayat hikâyeleriyle görünür hâle gelirken bazıları yalnız sayıların içine sıkıştırıldı.

Bunun haber dilindeki karşılığı Yas Hiyerarşisidir. Bir İsrailli öldüğünde ismini, yüzünü,

ailesini ve hayat hikâyesini öğrenirken bir Filistinli yalnız “bugün şu kadar kişi daha öldü”

cümlesinde kalıyorsa mesele sayının yanlışlığı değildir. Mesele, bir insanın ölümünün

hikâyeye, diğerinin ölümünün istatistiğe dönüşmesidir. Böyle bir anlatı düzeninde yalnız bilgi

değil, kimin acısının daha fazla görüleceği, kimin için yas tutulacağı ve empatinin hangi yöne

akacağı da belirlenmeye çalışılır. Haber dilindeki bu fark, failin cümleden çıkarıldığı örneklerde

daha da görünür hâle gelir. “İsrail ordusu evi bombaladı” ile “ev çöktü” aynı bilgi değildir.

İlk cümle ne yapıldığını, kimin yaptığını ve kimin sorumlu olduğunu gösterir. İkinci cümlede ise olay kendiliğinden olmuş gibi görünür. Fail bilindiği hâlde sürekli cümlenin dışına çıkarılıyorsa insan kararı giderek doğal

afet görüntüsüne yaklaşır. Ben buna Soykırımcı İsrail’in haber diliyle yeniden aklanması

diyorum.

KÜLTÜREL HEGEMONYA VE DİJİTAL CEPHE

Kültürel hegemonya daha eski bir zeminde çalışır. İnsan savaş başladığında dünyayı ilk kez

görmez. Yıllardır izlediği filmler, diziler ve haberler ona bir karakter arşivi bırakır. Arap

erkeğinin fanatik veya terörist, Arap coğrafyasının tekinsiz, medeniyetsiz ve kaotik; Batılı veya

İsrailli güvenlik aktörünün ise düzeni yeniden kuran rasyonel özne olarak tekrarlandığı bir

görsel hafıza, yeni savaş görüntülerinin nasıl okunacağını da etkiler. Bu nedenle cümlem

değişmiyor: Tank sınırı geçtiği gibi hikâye de sınırı geçer. Hatta bazen tank gelmeden hikâye

gelir.

Bu kültürel mücadele 7 Ekim’de başlamadı. Siyonist hareket sinemanın ilk dönemlerinden

itibaren görüntünün siyasî gücünü kullandı. 1910’lu yıllarda Siyonist kongreler için hazırlanan

filmlerden, İsrail devletinin kuruluşundan sonraki ulusal sinema anlatılarına kadar görüntü, yeni

devletin kendisini dünyaya nasıl göstereceğinin araçlarından biri oldu. Sinema tarihine ilişkin

çalışmalar da erken dönem Siyonist filmlerin “yeni Yahudi”, vatana dönüş ve ulusal yeniden

doğuş fikirlerini görsel dile taşıdığını ortaya koyuyor. İsrail devleti kurulduktan sonra bu

kültürel hat farklı biçimlerde devam etti; dijital platformlar çağında ise küresel dağıtım imkânı

çok daha genişledi.

Yaklaşık yüz yıldır süren bu kültürel hegemonya kurma stratejisi sinemadan televizyona,

televizyondan Netflix gibi küresel dijital platformlara uzandı. 7 Ekim’den sonra ise bu kültürel

araçlar yalnız geçmişten taşınan bir temsil alanı olarak kalmadı; anlatısal silahlarını çıkararak

savaşın güncel hikâyesine de doğrudan katıldı. Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri

Fauda. Dizinin yaratıcılarından Lior Raz, İsrail ordusunun gizli operasyon biriminde görev

yapmış bir isim ve yapım onun askerî deneyimlerinden de besleniyor. Fauda üzerine yapılan

akademik çalışmalar, dizinin işgal, güvenlik ve Filistinli kimliğini nasıl görselleştirdiğini;

korku, empati ve güvenlik duyguları üzerinden izleyicinin çatışmayla kurduğu ilişkiyi nasıl

biçimlendirebildiğini tartışıyor. Kültürel hegemonya yalnız propaganda filmi üretmek değildir.

Kimin korkusunu anlayacağımızı, kimin güvenlik kaygısını meşru bulacağımızı, kimin

şiddetini savunma, kimin şiddetini barbarlık olarak göreceğimizi yıllar içinde şekillendiren bir

temsil düzenidir. Sinema, dizi ve dijital platform bu yüzden tankın alternatifi değildir; tank

gelmeden önce onun geçeceği zihinsel zemini hazırlayabilen başka bir güç alanıdır. 7 Ekim’den

sonra bu kültürel hafızaya çok daha geniş bir kamu diplomasisi kapasitesi de eklendi. İsrail

Meclisinin Temmuz 2026 kayıtlarında iletişim ve kamu diplomasisi için yaklaşık 1,2 milyar

şekellik olağanüstü bütçe tahsis edildiği görülüyor. Ancak aynı dönemde İsrail’in karşısına

bütçeyle ve kurumsal iletişimle bütünüyle kontrol edemediği başka bir güç çıktı: doğrudan

tanıklık.

Sosyal medya bu düzenin hem duvarı hem de gediği oldu. İçerikler kaldırıldı, hesaplar

sınırlandırıldı; fakat aynı görüntüler başka hesaplardan yeniden yayıldı. Televizyon

göstermediğinde telefon gösterdi. Yabancı gazetecilerin erişimi sınırlıyken Filistinli

gazeteciler, doktorlar ve siviller kendi yaşadıklarını kaydetti. Jeremy Scahill’in Anadolu

Ajansına verdiği röportajda dikkat çektiği gibi, büyük medya kuruluşlarının bilgi üzerindeki

eski tekeli parçalanırken Filistinliler kendi başlarına gelenin kaydını tutan öznelere dönüştü.

İsrail fiziksel coğrafyada ezici askerî üstünlüğe sahipti; görüntünün dolaşımında aynı mutlak

üstünlüğü kuramadı. İsrail’in mitini bir telefon parçaladı. Gazze’deki halk kendi kamerasıyla

konuşmaya, çekmeye ve dünyaya göstermeye başladığında yıllardır kurulan anlatının karşısına

doğrudan tanıklık çıktı. İnsanlar Gazze’deki soykırıma doğrudan şahit oldukça İsrail’in yıllardır

kurduğu anlatılar, hikâyeler ve yalanlar da çökmeye başladı. Çünkü ekranın öteki tarafında artık

yalnız devletlerin, büyük medya kuruluşlarının veya yapım şirketlerinin anlattığı bir Filistin

yoktu; Filistinlinin kendisi vardı. Ve bütün anlatı savaşının karşısında en basit gerçek kaldı:

İnsanlık insanın yanında durdu.

İSRAİL’İN PİRUS ZAFERİ: MİTİN ÇÖKMESİ

İsrail’in yaklaşık 100 yıldır oluşturduğu anlatı miti çöktü. Burada İsrail devletinin ya da askerî

kapasitesinin çöktüğünü söylemiyorum. Çöken, İsrail’in yıllardır inşa ettiği mağduriyet,

güvenlik ve ahlaki dokunulmazlık üzerinden dünyaya sunduğu hikâyesidir. Üçüncü yıl

araştırmaları da bu çöküşün izlerini gösteriyor. İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları

Enstitüsünün Eylül 2026 araştırmasında İsraillilerin yalnız yüzde 27’si Gazze cephesindeki

savaşın kazanıldığına inanıyor. Pew Araştırma Merkezinin 36 ülkede yaptığı araştırmada

İsrail’e olumsuz bakanların ülke oranları ortancası yüzde 67’ye ulaşırken, Amerika Birleşik

Devletleri’nde bu oran yüzde 60’a çıktı. Chicago Council ise İsrail’e yönelik Amerikan

beğenisinin 1978’den beri yaptığı ölçümlerde en düşük seviyeye indiğini bildiriyor. Daha da

dikkat çekici olan, Amerikalıların yüzde 56’sının İsrail’e yönelik askerî yardımın azaltılmasını

veya tamamen durdurulmasını istemesi.

İşte Pirus zaferi dediğim şey burada ortaya çıkıyor. İsrail, Amerika Birleşik Devletleri’ni ve

Avrupa’daki güçlü müttefiklerini yanına alarak, karşısında egemen bir devletin düzenli ordusu

bulunmayan Gazze’yi askerî olarak yıkabilecek, şehirleri harabeye çevirebilecek, hamile

kadınları ve masum bebekleri öldürebilecek bir güce sahip olduğunu gösterdi. Ortaya çıkan

tablo iki devlet ordusunun karşı karşıya geldiği klasik bir savaş değildi. Bir tarafta dünyanın en

gelişmiş askerî, istihbarî ve teknolojik kapasitelerinden birine sahip İsrail ve arkasındaki

Amerikan askerî ve diplomatik desteği; diğer tarafta yıllardır kuşatma altında yaşayan, egemen

devleti ve düzenli ordusu bulunmayan bir toplum vardı.

İsrail, taraflar arasındaki bu büyük güç eşitsizliğini kullanarak Gazze’yi fiziksel olarak yıktı. Fakat aynı süreçte kendi

uluslararası meşruiyetini, marka değerini, ahlaki dokunulmazlığını ve yıllardır kurduğu

hikâyeyi de çökertti. Üç yılın sonunda bir tarafta anlatılan, diğer tarafta görülen vardı. İsrail

güvenlik dedi, dünya yıkılan Gazze’yi gördü. Filistinli tanıklığa kuşku düşürüldü, yeni

tanıklıklar geldi. Televizyon göstermedi, telefon gösterdi. Platformlar sınırladı, görüntüler

başka yollardan yayıldı. Sonunda sistemin içinden insanlar da konuşmaya başladı. Üç yıllık

bilinç savaşının en büyük geri tepmesi burada ortaya çıktı. İsrail’in kendi anlatısını korumak

için kullandığı araçların bazıları, o anlatının nasıl üretildiğini ve nasıl ayakta tutulmaya

çalışıldığını da görünür hâle getirdi. İnsanlık uyandı. Dünya artık yalnız İsrail’in kendisi

hakkında anlattığı hikâyeyi değil, o hikâyenin arkasında Gazze’de ortaya çıkan sonucu da

görüyordu. İşte İsrail’in Pirus zaferi tam olarak böyle kavranabilir: Gazze’yi yıktı ama kendi

mitini de yıktı. Gazze günün sonunda ayağa kalkacak; çünkü Gazze insanlığı ifade ediyor. Ama

İsrail miti ve anlatısı ebediyen yok olacak. İnsanlık, Filistin’de hedef alınanın yalnız Filistinliler

olmadığını; kendi hukukunun, vicdanının, erdeminin ve birlikte yaşama iddiasının da hedef

alındığını gördü. Gazze’de yıkılan yalnız evler, hastaneler ve şehirler değildi; insanlığın yıllar

boyunca inşa ettiği hukuk, insan hakları ve ahlaki değerler de ağır bir sınavdan geçti. Bu nedenle

Filistin meselesi artık yalnız Filistinlilerin meselesi değil; insanlığın kendi değerlerini ve

vicdanını koruma meselesidir.

İNSANLIĞIN MÜCADELESİ ASIL ŞİMDİ BAŞLIYOR!

Bugün Gazze özgür değil, adalet sağlanmış değil, insanlar evlerine güvenle dönemiyor. İnsanlık

Gazze’yi gördü ama görmek yetmedi. Artık “bilmiyorduk” diyemeyiz. NAZA filminden sonra

“nasıl olduğunu bilmiyorduk” demek de daha zor. 7 Ekim 2023 bir başlangıç değildi. 7 Ekim

2026 da bir son değil. Üç yıl boyunca insanlık Gazze’nin tanığı oldu. Şimdi tanıklığın yükü

başlıyor. Görmek başka şeydir, durdurmak başka; hakikati bilmek başka şeydir, o hakikatin

gereğini yapmak başka. Bundan sonrası yalnız İsrail’in ne yapacağıyla ilgili değil. Asıl soru

insanlığın ne yapacağıdır: Üç yıldır gördüğümüz şeyi bundan sonra durdurabilecek miyiz?

İnsanlığın mücadelesi tam da burada yeni başlıyor. İsrail’i durdurmak tüm insanlığın

sorumluluğunda. Çünkü hepimiz gördük, tanık olduk ve şahit olduk. Şimdi insanlığı Filistin’de

bulma zamanı.

Baran Dergisi · İktibas →

Görüntülenme ve okuma bildirimi sayıları yalnızca site sahibine açıktır. “Okudum” düğmesiyle bu yazıyı okuduğunuzu bildirebilirsiniz.

Sayaç ve gizlilik

Yalnızca bu yazı için kayıt tutulur. Tekrarları azaltmak amacıyla tarayıcınızda yazıya özel rastgele bir işaret kullanılır. IP adresi, cihaz parmak izi veya üçüncü taraf takip aracı kullanılmaz. Do Not Track veya Global Privacy Control etkinse görüntülenme ve “Okudum” bildirimi kaydedilmez. Bu kayıtlar doğrulanmış tekil kişi veya tamamlanmış okuma ölçümü değildir.

Ana SayfaBütün yayınlar →
Dr. Muhammed Ersin TOY

Medya, iletişim ve kültür üzerine yazılar ve araştırmalar.

Yazar hakkında →