İsrail Gazze’yi yıkarken kendi mitini de yıktı
Konu ve bağlam
Gazze’den dünyaya ulaşan görüntüler ve İsrail’in mağduriyet, güvenlik ve meşruiyet anlatısındaki kırılma.
Bu yazıda · Bölümlere git
Bugün 7 Ekim 2026. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü vahşi, barbar ve canavarca soykırım hâlâ
devam ediyor. Tam üç yıl geçti. Bugün soykırımın 1097. günündeyiz. Aradan geçen 1096 gün
boyunca ateşkesler, mutabakatlar, arabuluculuk girişimleri, diplomatik temaslar ve barış
çağrıları yapıldı; saldırılar zaman zaman yavaşladı, bazı dönemlerde ateşkes ilan edildi, fakat
Gazze’de ölüm, yıkım ve yerinden edilme sona ermedi. Soykırımın üçüncü yılına girdiğimiz
bu günde tarihin yaprakları yine soluyor; yaralar kapanmıyor, yıkılan şehir yeniden
kurulamıyor ve Filistinli için hayat hâlâ olağan bir hayatın şartlarına kavuşamıyor.
Fakat bu üç yılda sadece Gazze’nin üzerine bomba düşmedi. Gazze’den yükselen görüntüler
milyarlarca insanın ekranına, bilincine, psikolojisine, algısına, zihnine ve hafızasına da düştü.
İnsanlar çocukların enkazdan çıkarılışını, ölen çocuğunu kucağında taşıyan babaları, hastane
koridorlarını, parçalanmış bedenleri, yıkılmış evleri, açlığı, göçü ve cenazeleri televizyondan,
haber sitelerinden, sosyal medyadan ve canlı yayınlardan neredeyse anbean izledi. Gazze’de
yaşananlar bir telefon ekranından diğerine taşınarak dünyanın ortak hafızasına yerleşti. İsrail,
tüm dünyayı bu soykırımın dolaylı bir şekilde muhatabı yaptı. Bu soykırımı sadece Gazze’de
değil, tüm insanlığın zihninde, bilincinde ve psikolojisinde de verdi.
Bundan dolayı dijital ağlar, platformlar ve sosyal medya savaşın başlıca merkezlerinden biri
oldu. Yapay zekâ, algoritmalar, filtre baloncukları ve kişiselleştirilmiş içerik akışları da bu
alanın dışında kalmadı. Mesele artık yalnız hangi toprağın bombalanacağı değildi; hangi
görüntünün kimin karşısına çıkacağı, hangi bilginin görünür olacağı, hangi anlatının tekrar
edileceği, kimin mağdur, kimin tehdit olarak sunulacağı da mücadelenin parçasıydı. Gazze’de
bedenler hedef alınırken dünyanın geri kalanında zihinler ve algılar da hedef alındı. İsrail,
medya doktrini, kültürel hegemonya ve anlatı savaşıyla bu soykırımın yalnız bedenlere ve
mekâna değil, kelimelere, görüntülere ve hakikatin kendisine de yönelmesini istedi; tüm
insanlığı bu karanlık suça ortak etmeye çalıştı. Bu çok boyutlu bir soykırım savaşıydı. Sadece
Filistinliler değil, tüm dünya bu karanlık vahşetin dijital ağlar içerisindeki öznesiydi. Fakat
üçüncü yılın sonunda bu savaş İsrail açısından başka bir sonuç da doğurdu: Yıllardır kurduğu
mağduriyet anlatısı, hikâyesi ve mitleri Gazze’den gelen görüntüler karşısında ağır biçimde
aşındı. İsrail’in kurduğu anlatı savaşı dönüp İsrail’in kendisini görünür hâle getirdi. İnsanlığın
vicdanı İsrail’in ve ABD’nin mitini yıktı. İnsanlık, İsrail’i gördü. Benim vardığım hüküm şu:
İsrail artık bebek katili, terörist bir devletten başkası değildir.
GAZZE’NİN İNSANÎ VE MEKÂNSAL BİLANÇOSU
Bugün geldiğimiz noktada önümüzde ağır bir insanî bilanço bulunuyor. Gazze Sağlık
Bakanlığının 5 Ekim 2026 tarihli kayıtlarına göre 74 bin 243 Filistinli hayatını kaybetti, 175
bin 232 kişi yaralandı. Kayıt altına alınmış ölü ve yaralıların toplamı yaklaşık 250 bine ulaştı.
Gayriresmî bazı açıklamalarda ise şehit olanların sayısının 250 bin, yaralıların sayısının 1
milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. UNICEF verilerine göre 30 Haziran 2026 itibarıyla
en az 21 bin 700 çocuk öldürüldü. Üstelik İsrail Gazze’yi mekânsal olarak da çökertti, yıktı.
Birleşmiş Milletler Uydu Merkezinin Haziran 2026 analizine göre Gazze’deki yapıların yüzde
82’si zarar gördü. Bir şehri yalnız binalar oluşturmaz. Ev, okul, hastane, sokak, mezarlık,
komşuluk ve insanların yaşadıkları yere yükledikleri hatıralar da şehrin parçasıdır. Gazze’deki
yıkım bu nedenle yalnız mekâna değil, hayatın sürekliliğine ve toplumsal hafızaya da yöneldi.
Bu rakamlar ve yıkım bize şunu gösteriyor: Gazze’deki soykırım yalnız askerî saldırılarla yürütülmedi. İnsanların düşünceleri, duyguları, olayları nasıl anladığı ve neyi gerçek kabul ettiği de hedef alındı. İsrail’in askerî gücü coğrafyayı dönüştürürken iletişim doktrini, dünyanın bu şiddeti
hangi çerçevede göreceğini belirlemeye çalıştı. Çünkü İsrail, 7 Ekim soykırımından sonra
insanlığın onu soykırımcı ve katil olarak görmesini istemiyor; marka ve imajını da korumaya
çalışıyordu. Bin yıllara uzanan mağduriyet hafızası üzerinden oluşturduğu mazlum, mağdur ve
korunması gerekli devlet imajının da bu soykırımla değişmesini istemiyordu. Bunun için
soykırımın görüntüsünü, kelimelerini, anlatısını ve hakikatini kontrol altına alarak İsrail’in
soykırım yapmadığı, Filistinlileri özgürleştirmek için Gazze’ye girdiği yönündeki anlatıyı
kelimelere, algoritmalara, filmlere, dizilere ve dijital platformlardaki görüntülere zerk etmeye
çalıştı.
7 EKİM: BAŞLANGIÇ DEĞİL, İLAN ANI
Bundan dolayı tarihin nasıl çerçevelendiği de bu anlatı savaşının önemli bir parçasıydı. İsrail’in
ve Batı medyasının soykırımı 7 Ekim’den başlatan anlatısı da bu iletişim stratejisinin bir
parçasıydı. Bu nedenle 7 Ekim 2023, hakikatte hiçbir zaman soykırımın başlangıcı olmadı. 7
Ekim bir başlangıç değil, ilan anıydı. İsrail, yaklaşık yüz yıldır sürdürdüğü işgal, yerinden etme,
yerleşimci yayılma ve Filistinliyi kendi toprağından uzaklaştırma siyasetini 7 Ekim sonrasında
bütün dünyanın gözleri önünde alenen ilan ederek çok daha açık, yıkıcı ve kitlesel bir aşamaya
taşıdı. İsrail’in yürüttüğü bu politikanın soykırım boyutunu bütün dünyaya açık biçimde ilan
ettiği tarih 7 Ekim 2023’tür. Özetle 7 Ekim, bu sürecin başladığı tarih değil; yüz yılı aşan
sistematik politikanın artık gizlenemez, inkâr edilemez ve bütün dünyanın gözleri önünde
yürütülen bir aşamaya geçtiği tarihsel eşiktir.
İsrail’in soykırımını yalnız 7 Ekim sabahından başlattığınız anda bütün bu geçmişi paranteze
alırsınız. Böyle bir çerçevede İsrail yalnız saldırıya uğrayan devlet, Filistinli ise geçmişi, toprağı
ve tarihsel tecrübesi olmayan bir güvenlik tehdidi gibi görünmeye başlar. Oysa Filistinlinin
toprağı, hareketi, bedeni, hafızası ve siyasî varlığı üzerinde yüz yılı aşan süreçte kullanılan
farklı tahakküm araçlarının önemli bir bölümü son üç yılda aynı anda ve çok daha yoğun
biçimde yeniden ortaya çıktı. Filistinliler, yüz yıllık sürecin farklı aşamalarını son üç yılda
hızlandırılmış biçimde âdeta yeniden yaşadı. Filistinli toprağından çıkarıldı, evi yıkıldı, hareketi
sınırlandı, verisi toplandı, hedefe dönüştürüldü; bununla da kalmadı, kendi başına geleni
anlatma hakkı da tartışmaya açıldı.
MEDYA DOKTRİNİ VE MAKBUL DUYGU REJİMİ
İsrail 7 Ekim’den sonra bir medya doktrini kurarak anlatı savaşı ve cephesi oluşturdu. İlk
aşamada Filistinliler terörist, Hamas ise IŞİD’le özdeş bir yapı gibi sunuldu. İsrail’in yürüttüğü
savaş yalnız kendi güvenliği için değil, Batı ve “medeniyet” adına verilen bir mücadele olarak
anlatıldı. Dönemin İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant’ın “insansı hayvanlarla” savaştıklarını
söylemesi, Netanyahu’nun “Amalek’i hatırlayın” göndermesi ve savaşın medeniyet ile
barbarlık arasındaki bir mücadele biçiminde sunulması bu dilin farklı parçalarıydı.
Bu dilin asıl işlevlerinden biri Filistinliyi insanlıktan uzaklaştırmaktı. Filistinliler önce tehdit,
ardından insan hayatının olağan ölçülerinin dışında değerlendirilebilecek bir kitle gibi sunuldu.
İnsandışılaştırma bazı örneklerde böcekleştirmeye, haşere metaforlarına ve yok edilmesi
gereken bir topluluk tasvirine kadar uzandı. Bunun sonucu yalnız hakaret değildir. Karşınızdaki
insanı ne kadar az insan olarak görürseniz ona yönelen şiddeti de o kadar kolay
normalleştirebilirsiniz. Böylece öldürme, aç bırakma, yerinden etme ve toplu cezalandırma
olağanüstü bir suç olmaktan çıkarılıp savaşın kaçınılmaz, hatta gerekli sonucu gibi sunulabilir.
Ben bunu İsrail’in duyguları ve empatiyi de soykırımın bir parçasına ve silahına dönüştürme
çabası olarak görüyorum. Bunun duygular üzerindeki karşılığı Makbul Duygu Rejimidir.
Çünkü mesele yalnız insanların neyi gördüğü değil, gördüğü karşısında ne hissetmesinin
beklendiğiydi. Bir tarafa yas, diğer tarafa şüphe; bir tarafa empati, diğer tarafa korku; bir tarafa
insan hikâyesi, diğer tarafa güvenlik tehdidi ayrıldı. Böylece bazı ölümler isimleri, yüzleri ve
hayat hikâyeleriyle görünür hâle gelirken bazıları yalnız sayıların içine sıkıştırıldı.
Bunun haber dilindeki karşılığı Yas Hiyerarşisidir. Bir İsrailli öldüğünde ismini, yüzünü,
ailesini ve hayat hikâyesini öğrenirken bir Filistinli yalnız “bugün şu kadar kişi daha öldü”
cümlesinde kalıyorsa mesele sayının yanlışlığı değildir. Mesele, bir insanın ölümünün
hikâyeye, diğerinin ölümünün istatistiğe dönüşmesidir. Böyle bir anlatı düzeninde yalnız bilgi
değil, kimin acısının daha fazla görüleceği, kimin için yas tutulacağı ve empatinin hangi yöne
akacağı da belirlenmeye çalışılır. Haber dilindeki bu fark, failin cümleden çıkarıldığı örneklerde
daha da görünür hâle gelir. “İsrail ordusu evi bombaladı” ile “ev çöktü” aynı bilgi değildir.
İlk cümle ne yapıldığını, kimin yaptığını ve kimin sorumlu olduğunu gösterir. İkinci cümlede ise olay kendiliğinden olmuş gibi görünür. Fail bilindiği hâlde sürekli cümlenin dışına çıkarılıyorsa insan kararı giderek doğal
afet görüntüsüne yaklaşır. Ben buna Soykırımcı İsrail’in haber diliyle yeniden aklanması
diyorum.
KÜLTÜREL HEGEMONYA VE DİJİTAL CEPHE
Kültürel hegemonya daha eski bir zeminde çalışır. İnsan savaş başladığında dünyayı ilk kez
görmez. Yıllardır izlediği filmler, diziler ve haberler ona bir karakter arşivi bırakır. Arap
erkeğinin fanatik veya terörist, Arap coğrafyasının tekinsiz, medeniyetsiz ve kaotik; Batılı veya
İsrailli güvenlik aktörünün ise düzeni yeniden kuran rasyonel özne olarak tekrarlandığı bir
görsel hafıza, yeni savaş görüntülerinin nasıl okunacağını da etkiler. Bu nedenle cümlem
değişmiyor: Tank sınırı geçtiği gibi hikâye de sınırı geçer. Hatta bazen tank gelmeden hikâye
gelir.
Bu kültürel mücadele 7 Ekim’de başlamadı. Siyonist hareket sinemanın ilk dönemlerinden
itibaren görüntünün siyasî gücünü kullandı. 1910’lu yıllarda Siyonist kongreler için hazırlanan
filmlerden, İsrail devletinin kuruluşundan sonraki ulusal sinema anlatılarına kadar görüntü, yeni
devletin kendisini dünyaya nasıl göstereceğinin araçlarından biri oldu. Sinema tarihine ilişkin
çalışmalar da erken dönem Siyonist filmlerin “yeni Yahudi”, vatana dönüş ve ulusal yeniden
doğuş fikirlerini görsel dile taşıdığını ortaya koyuyor. İsrail devleti kurulduktan sonra bu
kültürel hat farklı biçimlerde devam etti; dijital platformlar çağında ise küresel dağıtım imkânı
çok daha genişledi.
Yaklaşık yüz yıldır süren bu kültürel hegemonya kurma stratejisi sinemadan televizyona,
televizyondan Netflix gibi küresel dijital platformlara uzandı. 7 Ekim’den sonra ise bu kültürel
araçlar yalnız geçmişten taşınan bir temsil alanı olarak kalmadı; anlatısal silahlarını çıkararak
savaşın güncel hikâyesine de doğrudan katıldı. Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri
Fauda. Dizinin yaratıcılarından Lior Raz, İsrail ordusunun gizli operasyon biriminde görev
yapmış bir isim ve yapım onun askerî deneyimlerinden de besleniyor. Fauda üzerine yapılan
akademik çalışmalar, dizinin işgal, güvenlik ve Filistinli kimliğini nasıl görselleştirdiğini;
korku, empati ve güvenlik duyguları üzerinden izleyicinin çatışmayla kurduğu ilişkiyi nasıl
biçimlendirebildiğini tartışıyor. Kültürel hegemonya yalnız propaganda filmi üretmek değildir.
Kimin korkusunu anlayacağımızı, kimin güvenlik kaygısını meşru bulacağımızı, kimin
şiddetini savunma, kimin şiddetini barbarlık olarak göreceğimizi yıllar içinde şekillendiren bir
temsil düzenidir. Sinema, dizi ve dijital platform bu yüzden tankın alternatifi değildir; tank
gelmeden önce onun geçeceği zihinsel zemini hazırlayabilen başka bir güç alanıdır. 7 Ekim’den
sonra bu kültürel hafızaya çok daha geniş bir kamu diplomasisi kapasitesi de eklendi. İsrail
Meclisinin Temmuz 2026 kayıtlarında iletişim ve kamu diplomasisi için yaklaşık 1,2 milyar
şekellik olağanüstü bütçe tahsis edildiği görülüyor. Ancak aynı dönemde İsrail’in karşısına
bütçeyle ve kurumsal iletişimle bütünüyle kontrol edemediği başka bir güç çıktı: doğrudan
tanıklık.
Sosyal medya bu düzenin hem duvarı hem de gediği oldu. İçerikler kaldırıldı, hesaplar
sınırlandırıldı; fakat aynı görüntüler başka hesaplardan yeniden yayıldı. Televizyon
göstermediğinde telefon gösterdi. Yabancı gazetecilerin erişimi sınırlıyken Filistinli
gazeteciler, doktorlar ve siviller kendi yaşadıklarını kaydetti. Jeremy Scahill’in Anadolu
Ajansına verdiği röportajda dikkat çektiği gibi, büyük medya kuruluşlarının bilgi üzerindeki
eski tekeli parçalanırken Filistinliler kendi başlarına gelenin kaydını tutan öznelere dönüştü.
İsrail fiziksel coğrafyada ezici askerî üstünlüğe sahipti; görüntünün dolaşımında aynı mutlak
üstünlüğü kuramadı. İsrail’in mitini bir telefon parçaladı. Gazze’deki halk kendi kamerasıyla
konuşmaya, çekmeye ve dünyaya göstermeye başladığında yıllardır kurulan anlatının karşısına
doğrudan tanıklık çıktı. İnsanlar Gazze’deki soykırıma doğrudan şahit oldukça İsrail’in yıllardır
kurduğu anlatılar, hikâyeler ve yalanlar da çökmeye başladı. Çünkü ekranın öteki tarafında artık
yalnız devletlerin, büyük medya kuruluşlarının veya yapım şirketlerinin anlattığı bir Filistin
yoktu; Filistinlinin kendisi vardı. Ve bütün anlatı savaşının karşısında en basit gerçek kaldı:
İnsanlık insanın yanında durdu.
İSRAİL’İN PİRUS ZAFERİ: MİTİN ÇÖKMESİ
İsrail’in yaklaşık 100 yıldır oluşturduğu anlatı miti çöktü. Burada İsrail devletinin ya da askerî
kapasitesinin çöktüğünü söylemiyorum. Çöken, İsrail’in yıllardır inşa ettiği mağduriyet,
güvenlik ve ahlaki dokunulmazlık üzerinden dünyaya sunduğu hikâyesidir. Üçüncü yıl
araştırmaları da bu çöküşün izlerini gösteriyor. İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları
Enstitüsünün Eylül 2026 araştırmasında İsraillilerin yalnız yüzde 27’si Gazze cephesindeki
savaşın kazanıldığına inanıyor. Pew Araştırma Merkezinin 36 ülkede yaptığı araştırmada
İsrail’e olumsuz bakanların ülke oranları ortancası yüzde 67’ye ulaşırken, Amerika Birleşik
Devletleri’nde bu oran yüzde 60’a çıktı. Chicago Council ise İsrail’e yönelik Amerikan
beğenisinin 1978’den beri yaptığı ölçümlerde en düşük seviyeye indiğini bildiriyor. Daha da
dikkat çekici olan, Amerikalıların yüzde 56’sının İsrail’e yönelik askerî yardımın azaltılmasını
veya tamamen durdurulmasını istemesi.
İşte Pirus zaferi dediğim şey burada ortaya çıkıyor. İsrail, Amerika Birleşik Devletleri’ni ve
Avrupa’daki güçlü müttefiklerini yanına alarak, karşısında egemen bir devletin düzenli ordusu
bulunmayan Gazze’yi askerî olarak yıkabilecek, şehirleri harabeye çevirebilecek, hamile
kadınları ve masum bebekleri öldürebilecek bir güce sahip olduğunu gösterdi. Ortaya çıkan
tablo iki devlet ordusunun karşı karşıya geldiği klasik bir savaş değildi. Bir tarafta dünyanın en
gelişmiş askerî, istihbarî ve teknolojik kapasitelerinden birine sahip İsrail ve arkasındaki
Amerikan askerî ve diplomatik desteği; diğer tarafta yıllardır kuşatma altında yaşayan, egemen
devleti ve düzenli ordusu bulunmayan bir toplum vardı.
İsrail, taraflar arasındaki bu büyük güç eşitsizliğini kullanarak Gazze’yi fiziksel olarak yıktı. Fakat aynı süreçte kendi
uluslararası meşruiyetini, marka değerini, ahlaki dokunulmazlığını ve yıllardır kurduğu
hikâyeyi de çökertti. Üç yılın sonunda bir tarafta anlatılan, diğer tarafta görülen vardı. İsrail
güvenlik dedi, dünya yıkılan Gazze’yi gördü. Filistinli tanıklığa kuşku düşürüldü, yeni
tanıklıklar geldi. Televizyon göstermedi, telefon gösterdi. Platformlar sınırladı, görüntüler
başka yollardan yayıldı. Sonunda sistemin içinden insanlar da konuşmaya başladı. Üç yıllık
bilinç savaşının en büyük geri tepmesi burada ortaya çıktı. İsrail’in kendi anlatısını korumak
için kullandığı araçların bazıları, o anlatının nasıl üretildiğini ve nasıl ayakta tutulmaya
çalışıldığını da görünür hâle getirdi. İnsanlık uyandı. Dünya artık yalnız İsrail’in kendisi
hakkında anlattığı hikâyeyi değil, o hikâyenin arkasında Gazze’de ortaya çıkan sonucu da
görüyordu. İşte İsrail’in Pirus zaferi tam olarak böyle kavranabilir: Gazze’yi yıktı ama kendi
mitini de yıktı. Gazze günün sonunda ayağa kalkacak; çünkü Gazze insanlığı ifade ediyor. Ama
İsrail miti ve anlatısı ebediyen yok olacak. İnsanlık, Filistin’de hedef alınanın yalnız Filistinliler
olmadığını; kendi hukukunun, vicdanının, erdeminin ve birlikte yaşama iddiasının da hedef
alındığını gördü. Gazze’de yıkılan yalnız evler, hastaneler ve şehirler değildi; insanlığın yıllar
boyunca inşa ettiği hukuk, insan hakları ve ahlaki değerler de ağır bir sınavdan geçti. Bu nedenle
Filistin meselesi artık yalnız Filistinlilerin meselesi değil; insanlığın kendi değerlerini ve
vicdanını koruma meselesidir.
İNSANLIĞIN MÜCADELESİ ASIL ŞİMDİ BAŞLIYOR!
Bugün Gazze özgür değil, adalet sağlanmış değil, insanlar evlerine güvenle dönemiyor. İnsanlık
Gazze’yi gördü ama görmek yetmedi. Artık “bilmiyorduk” diyemeyiz. NAZA filminden sonra
“nasıl olduğunu bilmiyorduk” demek de daha zor. 7 Ekim 2023 bir başlangıç değildi. 7 Ekim
2026 da bir son değil. Üç yıl boyunca insanlık Gazze’nin tanığı oldu. Şimdi tanıklığın yükü
başlıyor. Görmek başka şeydir, durdurmak başka; hakikati bilmek başka şeydir, o hakikatin
gereğini yapmak başka. Bundan sonrası yalnız İsrail’in ne yapacağıyla ilgili değil. Asıl soru
insanlığın ne yapacağıdır: Üç yıldır gördüğümüz şeyi bundan sonra durdurabilecek miyiz?
İnsanlığın mücadelesi tam da burada yeni başlıyor. İsrail’i durdurmak tüm insanlığın
sorumluluğunda. Çünkü hepimiz gördük, tanık olduk ve şahit olduk. Şimdi insanlığı Filistin’de
bulma zamanı.
Kaynak yayın
www.fokusplus.comGörüntülenme ve okuma bildirimi sayıları yalnızca site sahibine açıktır. “Okudum” düğmesiyle bu yazıyı okuduğunuzu bildirebilirsiniz.
Sayaç ve gizlilik
Yalnızca bu yazı için kayıt tutulur. Tekrarları azaltmak amacıyla tarayıcınızda yazıya özel rastgele bir işaret kullanılır. IP adresi, cihaz parmak izi veya üçüncü taraf takip aracı kullanılmaz. Do Not Track veya Global Privacy Control etkinse görüntülenme ve “Okudum” bildirimi kaydedilmez. Bu kayıtlar doğrulanmış tekil kişi veya tamamlanmış okuma ölçümü değildir.