← SöyleX

Köşe Yazılarım Medya ve strateji ·

Savaşın Trumplaşması: Gösteri, Algoritma ve Hakikat Krizi

Dr. Muhammed Ersin TOY

Konu ve bağlam

ABD, İsrail ve İran arasındaki savaşın kısa videolar, sloganlar ve popüler kültür görüntüleriyle anlatılması, gerçek yıkımla seyirlik içerik arasındaki sınırı aşındırıyor. “Savaşın Trumplaşması” derken, bu gösteri dilinin haberin, tanıklığın ve ortak hakikat duygusunun önüne geçmesini kastediyorum.

Savaşın Trumplaşması: Gösteri, Algoritma ve Hakikat Krizi tanıtım tasarımı
Yapay zekâyla üretilmiş kavramsal illüstrasyon; haber fotoğrafı değildir.

Güncelleme:

Savaşın Trumplaşması: Gösteri, Algoritma ve Hakikat Krizi

İran, ABD ve İsrail savaşı artık sadece cephede yürümüyor. Aynı anda ekranda, sosyal medyada, kısa videolarda, popüler kültür referanslarında ve algı alanında da yürütülüyor. Karşımızda rasyonel devlet aklının geri çekildiği; onun yerine şovun, skorun, tehdidin, çelişkinin ve dijital gürültünün geçtiği yeni bir siyasal iletişim rejimi var. Ben buna savaşın Trumplaşması diyorum. Çünkü burada savaş artık önce açıklanan, sonra yürütülen bir süreç değil. Önce yürütülüyor, sonra da görüntüler, sloganlar, viral videolar, dinî çağrışımlar ve algoritmik dolaşım üzerinden paketlenip pazarlanıyor. Halka savaşın hakikati anlatılmıyor; savaşın şovu satılıyor. Gerekçe geri çekiliyor, gösteri öne çıkıyor. Hakikat zayıfladıkça gürültü büyüyor. Bu meseleyi doğrudan İran’la başlatmak istemiyorum. Çünkü bugün gördüğümüz bu kaba, şovcu ve dikkat ekonomisine göre kurulmuş savaş dili ilk büyük laboratuvarını Gazze’de kurdu. 7 Ekim sonrasında Gazze’de yaşanan şey yalnızca askerî bir yıkım değildi; aynı zamanda iletişim altyapısının hedef alındığı, veri akışının boğulduğu, haber dolaşımının daraltıldığı ve hakikatin dolaşımının savaşın asli cephesine dönüştüğü bir süreçti. Orada yalnız bedenler değil, gerçeğin dolaşımı da hedef alındı. O yüzden benim için mesele açıktır: Zihnin işgali, toprağın işgalinden önce gelir. Gazze bize bir şeyi daha gösterdi: modern savaş yalnız bombalarla değil, kelimelerle de yürütülüyor. Batı medyasının önemli bir kısmı faili görünmezleştiren, kurbanı istatistikleştiren ve acıyı hiyerarşik biçimde dağıtan bir dil üretti. Bir tarafın ölüleri isimleriyle, yüzleriyle, hikâyeleriyle anlatılırken; diğer taraf çoğu zaman edilgen cümlelere, sayılara ve dipnotlara sıkıştırıldı. Filistinli tanıklıkların önüne otomatik şüphe notları düşüldü. Ben buna dilbilimsel cinayet diyorum. Çünkü burada yalnız insanların bedeni değil, acının kamusal meşruiyeti de hedef alındı. Ölümün kendisi kadar, ölümün nasıl adlandırıldığı da siyasetin parçasına dönüştü. Buna bir de yüksek hızlı propaganda eklendi. Artık amaç insanları tek bir yalana ikna etmek değil; bilgi alanını sürekli çamurlaştırmak, hakikati kırmak ve insanları neye inanacağını bilemez hâle getirmek. Şok doktrini tam burada çalışıyor. Yalan, hız, tekrar ve duygusal aşırılık bir araya geldiğinde, kamuoyu hakikati arayan bir topluluk olmaktan çıkıp gürültü altında tepki veren bir kalabalığa dönüşüyor. Kurbanın acısı bile sahte ilan edilebiliyor. Böylece mağdur yalnız ölmekle kalmıyor; bir de öldüğünü ispat etmek zorunda bırakılıyor. Ama bugün geldiğimiz yerde yapay zekâ yalnız propaganda üretmiyor; doğrudan öldürme mimarisinin de parçasına dönüşüyor. “Lavender” gibi sistemler, insanları veri denizinden çekip hedef listelerine dönüştüren bir otomasyon mantığını görünür kıldı. “Where’s Daddy?” gibi işleyişler ise hedefin ailesinin yanına döndüğü anı ölüm anına çevirdi. Yani ev, sığınak olmaktan çıkıp koordinatlandırılmış infaz alanına dönüştü. Bu artık yalnız askerî şiddet değil; algoritmik imhadır. İnsan muhakemesi, algoritmanın ürettiği ölüm skorunu onaylayan bir ara yüze indirgeniyor. Vicdan geri çekiliyor, otomasyon öne çıkıyor. İran savaşı ise bu çizginin başka bir aşamasını gösterdi. Burada yalnız bombalar değil, aynı zamanda savaşın nasıl görüneceği, nasıl anlatılacağı ve kimin hangi görüntüye maruz kalacağı da yönetiliyor. Trump tarzı siyasette savaş dili neden daha sert, daha teatral ve daha gösteri odaklı kuruluyor? Çünkü ortada topluma açık, temiz, tutarlı ve ahlaki bir hikâye olarak anlatılabilecek bir zemin yok. Böyle bir durumda hakikati açıklamak yerine onun üstü gürültüyle örtülüyor. Sertlik burada yalnız askerî kararlılık değildir; görünür güç gösterisidir. Teatrallik sadece bir üslup değil; meşruiyet üretme tekniğidir. Trump’ın savaş dilindeki en belirgin unsur, tutarlılığın yerini sahneleme ritmine bırakmış olmasıdır. Bir gün kıyamet dili kuruluyor, ertesi gün zafer ya da refah dili devreye giriyor. Bir yanda topyekûn yıkım tehdidi, öte yanda birkaç saat sonra yeni bir başlangıç anlatısı dolaşıma sokuluyor. Bu savrulma bir hata değil; kitleyi sersemleten, sürekli tetikte tutan ve ekrana kilitleyen bir reyting mantığıdır. Çelişki burada sorun değil, bizzat tekniğin kendisidir. Stratejik akıl geri çekilirken dikkat ekonomisinin ritmi öne çıkıyor. Bu savaş dilinin bir başka boyutu da kutsalın sahnelenmesidir. Savaş artık yalnız güvenlik, jeopolitik çıkar ya da askerî zorunluluk diliyle anlatılmıyor; mucize, ilahî destek, tarihî görev ve doğru taraf gibi dinsel çağrışımlarla da paketleniyor. Burada mesele savaşın dinle açıklanması değil; dinî semboller üzerinden siyasî olarak sahnelenmesidir. Çünkü savaş kutsallık diliyle kurulduğunda, kamuoyundan artık “Bu savaşın gerekçesi nedir?” diye sorması değil, “Bu büyük davanın parçası mıyız?” duygusuna kapılması beklenir. Böylece itiraz değil itaat, muhakeme değil sadakat istenir. Ama savaşın Trumplaşması yalnız dilde yaşanmıyor. Aynı anda görsel rejim de değişiyor. Gerçek bombardıman görüntülerinin video oyunu, süper kahraman, spor ve aksiyon estetiğiyle harmanlanması tesadüf değil. Burada savaş anlatılmıyor; klipleştiriliyor, hızlandırılıyor, montajlanıyor ve pazarlanıyor. Kamuoyuna “Neden savaşıyoruz?” sorusunun cevabı verilmiyor; onun yerine bir “kill score” duygusu servis ediliyor. Ölüm, seyredilebilir bir aksiyon estetiğine dönüştürülüyor. Benim militainment dediğim şey tam da budur: savaşın askerî eğlence formatına çevrilmesi. Bu görsel rejim savaşı yalnız oyunlaştırmıyor; aynı zamanda sporlaştırıyor. Sivil kayıp, yıkım, hukuk ve acı kadrajın dışına itiliyor; geriye sert vuruşlar, özet görüntüler, rakibi aşağılayan dil ve skor psikolojisi kalıyor. Seyirci de yurttaş olmaktan çıkıp taraftara dönüşüyor. “Kim haklı?” sorusunun yerini “Kim daha sert vurdu?” sorusu alıyor. Böylece savaş, düşünülmesi gereken bir insanlık ve hukuk meselesi olmaktan çıkıp tutulması gereken takımın performansına indirgeniyor. Vicdan geriliyor, holiganizm yükseliyor. Bugün savaşın sahadaki askerî boyutu ile ekrandaki temsili de artık birbirinden ayrı iki alan değil. Bunlar aynı savaşın iç içe geçmiş iki cephesidir. Saha savaşın maddi sonucunu üretir; ekran ise onun anlamını üretir. Kamuoyu savaşı çoğu zaman doğrudan cepheden değil, ekran aracılığıyla görür. O ekranın içinde ise haber dili, görsel seçim, platform moderasyonu, algoritmik sıralama, sansür, viral dolaşım ve duygusal çerçeve vardır. Bu yüzden artık kimin vurduğu kadar, kimin anlatıyı kurduğu da belirleyicidir. İran savaşı, kısa videoların ve viral içeriklerin nasıl bir propaganda zemini ürettiğini de açık biçimde gösterdi. Dijital içerikler burada savaşı açıklayan bir araç olmaktan çok, onu duygusal olarak paketleyen, hızlandıran ve tarafgir biçimde dolaşıma sokan bir makine gibi işliyor. Devletin resmî dili, internette hızla yayılan mizahi görsel ve kısa video diliyle birleşiyor. Liderlik performansı ile algoritmik görünürlük birbirini besliyor. Propaganda artık yalnız ikna etmekle ilgili değil; ilk görünen görüntüyü hakikatin yerine geçirmekle ilgili. Hız doğrulamayı eziyor. Kısa video bağlamı ortadan kaldırıyor. Viral dolaşım düşünmeyi değil, tepkiyi ödüllendiriyor. Yapay zekâ destekli sahte görseller, videolar ve manipülatif içerikler de bu yüzden savaş dönemlerinde çok daha etkili oluyor. Çünkü savaş zaten başlı başına belirsizlik, korku, hız, bilgi boşluğu ve yoğun duygusal yük üretir. Yapay zekâ ise tam bu ortamda sahteyi daha ucuz, daha hızlı, daha çok ve daha ikna edici biçimde üretip dolaşıma sokar. Fakat asıl tehlike yalnız sahtenin yayılması değildir. Bugün gerçek görüntüler bile “bu da yapay zekâ olabilir” denilerek değersizleştiriliyor. Yani hakikat sadece sahte içerikle boğulmuyor; aynı zamanda gerçek de sistemli biçimde şüpheli hâle getiriliyor. Bu, hakikat krizinin yeni evresidir. Bir başka önemli değişim, propagandanın artık tek merkezden değil çok sayıda hesaptan yayılmasıdır. “Devlet konuşur, medya taşır, halk dinler” dönemi bitti. Yerine bot ağları, troller, anonim hesaplar, dijital milisler, savaş influencer’ları ve mikro propaganda düğümleri geldi. Bu yapı daha dağınık, daha organik ve daha kişisel göründüğü için çok daha sızıcı bir etki üretiyor. Üstelik platform algoritmaları da sakin, bağlamsal ve doğrulayıcı içeriği değil; öfke, şok, düşmanlık ve kutuplaşma üreten içeriği ödüllendiriyor. Bu yüzden kamuoyu savaşı artık hakikat üzerinden değil, reaksiyon ve kabilecilik üzerinden algılamaya itiliyor. Bütün bunların sonunda gazetecilik, akademi ve uzmanlık da eziliyor. Sahada gazeteciler öldürülürken, dijitalde doğrulama yükü patlıyor. Delilin doğum anı internet kesintileri, erişim engelleri ve bilgi boşluklarıyla baskılanıyor. Kanıt geciktikçe, resmî yalanlar tarihe ilk düşen kayıt hâline geliyor. Böylece hakikat ile algı arasındaki makas açılıyor; ortak gerçeklik zemini parçalanıyor. Savaşın en büyük tahribatlarından biri de burada gerçekleşiyor: yalnız insanlar, şehirler ve altyapılar değil; gerçeğe birlikte ulaşma imkânı da yıkılıyor. O yüzden “Savaşın Trumplaşması” dediğimde sadece Trump’ın sert üslubunu kastetmiyorum. Ben daha büyük, daha yapısal bir dönüşümden söz ediyorum. Savaşın artık devlet aklının ağır diliyle değil; gösteri, performans, tehdit, slogan, kutsal sembol, kısa video, meme estetiği ve algoritmik dolaşım mantığıyla anlatılmasından söz ediyorum. Bu yeni rejimde savaş açıklanmıyor; paketleniyor. Meşrulaştırılmıyor; sahneleniyor. Hakikat konuşulmuyor; onun yerine korku, hız, çelişki, popüler kültür ve duygusal seferberlik dolaşıma sokuluyor. Modern savaş artık sadece öldürmüyor. Aynı anda hikâye kuruyor, görüntü üretiyor, anlam biçiyor ve zihin işgal ediyor. Bu yüzden bugün asıl soru sadece kimin kazandığı değildir. Asıl soru, hakikatin, vicdanın ve ortak gerçeklik duygusunun bu gösteri çağında nasıl ayakta kalacağıdır.

Kaynak gönderi

Kaynak gönderiyi X’te aç →

Kaynak: X →

İlgili yayın · farklı metin →

İlgili yayın · farklı metin →

Görüntülenme ve okuma bildirimi sayıları yalnızca site sahibine açıktır. “Okudum” düğmesiyle bu yazıyı okuduğunuzu bildirebilirsiniz.

Sayaç ve gizlilik

Yalnızca bu yazı için kayıt tutulur. Tekrarları azaltmak amacıyla tarayıcınızda yazıya özel rastgele bir işaret kullanılır. IP adresi, cihaz parmak izi veya üçüncü taraf takip aracı kullanılmaz. Do Not Track veya Global Privacy Control etkinse görüntülenme ve “Okudum” bildirimi kaydedilmez. Bu kayıtlar doğrulanmış tekil kişi veya tamamlanmış okuma ölçümü değildir.

SöyleX’e dön →Ana SayfaBütün yayınlar →
Dr. Muhammed Ersin TOY

Medya, iletişim ve kültür üzerine yazılar ve araştırmalar.

Yazar hakkında →