← SöyleX

Köşe Yazılarım Kültür ve düşünce ·

Kültürel Hegemonya ve Hakikatin Merkezi

Dr. Muhammed Ersin TOY

Konu ve bağlam

Küresel medya hangi toplumların hikâyesini herkes için geçerli kabul ediyor, hangilerinin sesini geri planda bırakıyor? Batı tarihindeki farklı kültürleri tek tipleştirme çabalarıyla bugünkü medya gücü arasında bir bağ olduğunu düşünüyorum. Bu gücün, şiddeti uygulayanlarla şiddete uğrayanları nasıl gösterdiğini sorguluyorum.

Kültürel Hegemonya ve Hakikatin Merkezi tanıtım tasarımı
Yapay zekâyla üretilmiş kavramsal illüstrasyon; haber fotoğrafı değildir.

Hocanın yazısını okuduğumda şunu düşündüm:

Bu tarihsel süreklilik, günümüze gelindiğinde çok daha geniş bir çerçevede okunmalıdır. Çünkü burada söz konusu olan, belirli dönemlere özgü siyasal tercihler değil; yüzyıllar boyunca yeniden üretilen bir zihniyet sürekliliğidir. Bu, yalnızca bir siyaset tarihi değil; aynı zamanda bir bilinç tarihi yazımıdır.

Batı dünyası, 1200’lü yıllardan itibaren içeride homojenlik üretirken dışarıya karşı üstünlük söylemi inşa eden bir siyasal tahayyül geliştirmiştir. Bu düşünce biçimi, farklı dönemlerde farklı kavramlarla kendini ifade etmiştir: din, uygarlık, akıl, ilerleme, demokrasi, insan hakları… Söylem değişmiş, referanslar dönüşmüş, fakat değişmeyen şey normun merkezde tanımlanması ve farklılığın ya asimile edilmesi ya da tasfiye edilmesidir. Bazı dönemlerde bu tasfiye doğrudan fiziksel şiddetle, bazı dönemlerde ise teknolojik üstünlük ve askerî güç yoluyla — atom bombası gibi yıkıcı araçlarla — “terbiye edici” bir müdahale olarak sunulmuştur.

Nüfus mühendisliği, kültürel emperyalizm ve kültürel tek tipleşme farklı yüzyıllarda farklı araçlarla uygulanmış olsa da, temel mantık değişmemiştir: İçeride birlik üretmek, dışarıda hiyerarşi kurmak.

Modern döneme gelindiğinde sömürgecilik, kitlesel katliamlar, atom bombası kullanımı ve sistematik köleleştirme gibi büyük yıkımlar, Batı merkezli güç projelerinin tarihsel repertuvarı içinde yer almıştır. Ancak mesele yalnızca bu şiddetin uygulanmış olması değildir. Asıl mesele, bu şiddetin nasıl anlatıldığıdır.

Kültürel hegemonya devreye girdiğinde anlatı tersine çevrilebilir.

Şiddetin faili görünmezleşebilir.

Mağdur, potansiyel tehdit olarak sunulabilir.

Ve Doğu dünyası çoğu zaman “şiddetin kaynağı” olarak kodlanabilir.

Oryantalist söylem tam da burada işlev görür: Üstünlük iddiasını evrensel bir ahlak diliyle birleştirir; tarihsel sorumluluğu dağıtır ya da erteleyerek görünmez kılar. Böylece şiddet yalnızca uygulanmaz; meşrulaştırılır.

Bu noktada mesele yalnızca askerî ya da ekonomik güç değildir.

Mesele, hakikatin üretim merkezidir.

Kültürel emperyalizm, şiddeti yalnızca uygulamaz; onu yeniden çerçeveler.

Faili dönüştürür.

Sorumluluğu yeniden dağıtır.

Ve kendi tarihini norm, başkasının tarihini istisna olarak sunar.

Hocanın vurguladığı gibi:

Batı’daki tektipleştirici şiddet modern dönemin ürünü değildir.

Modern dönem, Orta Çağ’da kurumsallaşmış homojenleştirici zihniyetin seküler biçimde devamıdır.

Ve bu süreç yalnızca tasfiye edilen toplulukları değil; kendisini merkez ilan eden çoğunluğu da uzun vadede entelektüel olarak yoksullaştırmıştır. Çünkü çoğulluk ortadan kalktığında eleştirel düşünce zayıflar; alternatif hakikat alanları daralır; medeniyet üretme kapasitesi düşer.

Dolayısıyla burada tartışılan mesele yalnızca geçmişe ilişkin bir muhasebe değildir.

Bu, hakikatin kim tarafından üretildiği ve kimin hikâyesinin “evrensel” sayıldığı meselesidir.

Batı dünyası, 1200’lü yıllarda başlayan bu kültürel emperyalizm ve kültürel tek tipleştirme mantığını bugün artık yalnızca askerî güçle sürdürmemektedir. Silahın yerini büyük ölçüde kültürel araçlar almıştır. Küresel medya, eğitim sistemleri, popüler kültür, dil ve değerler üzerinden işleyen daha incelikli bir hegemonya biçimi devrededir.

Bugün müdahale, çoğu zaman zorla değil; gönüllü rıza üzerinden işlemektedir.

Kendi tarihini bilmeyen, kendi kültürel hafızasından koparılmış toplumlar, başkasının değerlerini ilerleme, özgürlük ve evrensellik adı altında içselleştirebilmektedir. Böylece istismar, açık tahakkümden çok daha sofistike bir biçimde, gönüllü bir uyum şeklinde yeniden üretilmektedir.

Bu nedenle mesele yalnızca geçmişte ne olduğu değil; bugün bilincin nasıl şekillendirildiğidir.

Ve bu da bizi tekrar aynı soruya götürür:

Hakikatin merkezi nerededir?

Ve o merkezin dışında kalanların sesi ne ölçüde duyulabilmektedir?

Kaynak gönderi

Kaynak gönderiyi X’te aç →

Görüntülenme ve okuma bildirimi sayıları yalnızca site sahibine açıktır. “Okudum” düğmesiyle bu yazıyı okuduğunuzu bildirebilirsiniz.

Sayaç ve gizlilik

Yalnızca bu yazı için kayıt tutulur. Tekrarları azaltmak amacıyla tarayıcınızda yazıya özel rastgele bir işaret kullanılır. IP adresi, cihaz parmak izi veya üçüncü taraf takip aracı kullanılmaz. Do Not Track veya Global Privacy Control etkinse görüntülenme ve “Okudum” bildirimi kaydedilmez. Bu kayıtlar doğrulanmış tekil kişi veya tamamlanmış okuma ölçümü değildir.

SöyleX’e dön →Ana SayfaBütün yayınlar →
Dr. Muhammed Ersin TOY

Medya, iletişim ve kültür üzerine yazılar ve araştırmalar.

Yazar hakkında →