ABD–İsrail İlişkisinin İdeolojik Arka Planı
Konu ve bağlam
ABD’nin İsrail’e verdiği askerî, ekonomik ve diplomatik desteğin yalnız stratejik çıkarlarla açıklanıp açıklanamayacağını tartışıyorum. Yazı, bu ilişkiye Evanjelik Hristiyan çevrelerin ve siyasi ideolojilerin etkisi hakkındaki değerlendirmemi içeriyor.

Bu görüntüler sadece sembolik bir dini ritüel değildir; aynı zamanda ABD dış politikasının ideolojik arka planına dair çok önemli bir tartışmayı yeniden açmaktadır.
Burada temel soru şudur:
ABD ile İsrail arasındaki ilişki yalnızca klasik bir müttefiklik ilişkisi midir, yoksa daha derin, daha ideolojik ve daha organik bir bağ mı söz konusudur?
ABD’nin İsrail’e verdiği destek, sıradan bir stratejik ittifakın çok ötesindedir. Washington onlarca yıldır İsrail’e istisnai düzeyde askerî, diplomatik ve ekonomik destek sağlamaktadır. Özellikle son yıllarda bu destek milyarlarca dolarlık askerî yardımlar, silah sevkiyatları ve diplomatik koruma mekanizmalarıyla daha da görünür hâle gelmiştir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde İsrail’i koruyan veto politikası da bu ilişkinin uluslararası diplomasi düzeyindeki en açık göstergelerinden biridir.
Bu tablo, birçok araştırmacının dikkat çektiği gibi ABD ile İsrail arasında yalnızca devletler arası bir ittifak değil; aynı zamanda güçlü, derin ve süreklilik kazanmış bir ideolojik ve siyasal ağ bulunduğunu göstermektedir.
Bu noktada Siyonizm meselesi kritik bir rol oynar. Siyonizm, 19. yüzyılın sonunda ortaya çıkan ve Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasını hedefleyen modern bir siyasi hareket olarak şekillenmiştir. Ancak süreç içerisinde bu hareket yalnızca tarihsel bir ulusal proje olarak kalmamış; özellikle ABD’de siyasal lobiler, kültürel etkiler ve stratejik kurumlar üzerinden çok daha geniş bir etki alanı üretmiştir. Buna Amerika’daki bazı Evanjelik Hristiyan çevrelerin İsrail’i desteklemeyi teolojik bir görev olarak gören yaklaşımı da eklendiğinde, ABD siyasetinde Siyonizm ile Evanjelik ideolojinin kesiştiği geniş bir güç zemini oluşmuştur.
Tam da bu nedenle ortaya çıkan görüntüler yalnızca bir dua görüntüsü değildir. Bu görüntüler, Amerikan askerî gücünün belli dini ve ideolojik referanslarla kutsanması anlamına gelmektedir. Savaşın yalnızca askeri araçlarla değil, aynı zamanda dini ve ideolojik meşruiyet üretimiyle yürütüldüğünü göstermektedir.
Bu da şu soruyu kaçınılmaz hâle getiriyor:
Eğer ABD gerçekten dünyanın en büyük stratejik aklı ve süper gücü ise, neden Ortadoğu’da kendisini sürekli aynı ideolojik hattın içine yerleştirmektedir?
Neden kendi küresel meşruiyetini zedeleyen, dünya çapında büyük gerilimlere yol açan politikalara bu kadar kolay sürüklenmektedir?
Bugün dünyanın birçok yerinde giderek daha fazla insan şu gerçeği tartışmaktadır:
ABD ile İsrail arasındaki ilişki, klasik anlamda iki devlet arasındaki sıradan bir müttefiklik ilişkisi değildir.
Bu ilişki; Siyonist ideolojinin, Evanjelik teolojinin, askerî-sanayi çıkarlarının ve Washington’daki güçlü siyasal ağların birleştiği organik bir güç ilişkisine dönüşmüş durumdadır.
Bugün Gazze’de yaşanan yıkım ve katliamlar da bu ilişkinin en acı sonuçlarından biridir. İsrail’in gerçekleştirdiği ve dünyanın büyük bölümünün soykırım olarak nitelendirdiği bu yıkıma verilen en büyük siyasi, askeri ve diplomatik destek Amerika Birleşik Devletleri’nden gelmiştir.
Bu nedenle bugün şu gerçeği söylemekten kaçınmak mümkün değildir:
Gazze’de dökülen kanın sorumluluğu yalnızca İsrail’in değil, aynı zamanda bu politikayı koşulsuz biçimde destekleyen Amerika’nın da omuzlarındadır.
Başka bir ifadeyle:
Bu kan Amerika’nın da elindedir.
Bu nedenle mesele yalnızca Ortadoğu’da yaşanan bir savaş değildir.
Mesele, küresel güç mimarisinin nasıl şekillendiğidir.
Mesele, devlet politikalarını hangi ideolojik referansların yönlendirdiğidir.
Mesele, dünyanın en büyük askerî gücünün gerçekten kendi stratejik aklıyla mı hareket ettiği, yoksa giderek daha fazla ideolojik ve siyasal ağların etkisi altına mı girdiğidir.
Ve artık cevap apaçık ortadadır:
ABD, Siyonizm karşısında bağımsız bir stratejik özne gibi davranmamaktadır.
Tam tersine giderek daha fazla bu ideolojik hattın taşıyıcısı, uygulayıcısı ve koruyucusu hâline gelmektedir.
Daha açık söylemek gerekirse:
ABD bugün Siyonizmin kuklası hâline gelmiştir.
Siyonizmin uşağı hâline gelmiştir.
Kendi aklını, kendi çıkarını ve kendi tarihsel ağırlığını korumak istiyorsa, ABD’nin bu ideolojik kuşatmadan kurtulması gerekmektedir. Aksi takdirde onu bekleyen şey yalnızca dış politikada gerileme değil; içeriden büyüyen bir meşruiyet krizi ve tarihsel bir çözülme olacaktır.
Dünyanın bugün sorduğu asıl soru budur.
.
Kaynak gönderi
Görüntülenme ve okuma bildirimi sayıları yalnızca site sahibine açıktır. “Okudum” düğmesiyle bu yazıyı okuduğunuzu bildirebilirsiniz.
Sayaç ve gizlilik
Yalnızca bu yazı için kayıt tutulur. Tekrarları azaltmak amacıyla tarayıcınızda yazıya özel rastgele bir işaret kullanılır. IP adresi, cihaz parmak izi veya üçüncü taraf takip aracı kullanılmaz. Do Not Track veya Global Privacy Control etkinse görüntülenme ve “Okudum” bildirimi kaydedilmez. Bu kayıtlar doğrulanmış tekil kişi veya tamamlanmış okuma ölçümü değildir.