Gazze, Acıların Hiyerarşisi ve Meşruiyet Algoritması
Konu ve bağlam
Gazze’deki yıkımın önce İsrail’in geleceği açısından bir sorun olarak anlatılması, Filistinlilerin yaşadığı acıyı tartışmanın gerisine itebiliyor. Carlson’ın yer aldığı röportajdan hareketle, medyada kimin kaybının görünür kılındığını ve insan hayatları arasında nasıl bir hiyerarşi kurulduğunu sorguluyorum.

Carlson’ın bu röportajdaki müdahalesi, Gazze bağlamında Batı kamusal alanında kurulan söylemin temel bir açmazını görünür kılmaktadır. Çünkü burada tartışmanın merkezine, yaşanan insani yıkımın kendisi değil; sistematik biçimde İsrail’in siyasal ve stratejik meşruiyeti yerleştirilmektedir. Gazze’de toplam ölü sayısının resmî olarak 72 bini aştığına ilişkin veriler dolaşımdayken; ayrıca The Lancet Global Health’te yayımlanan ve Reuters tarafından aktarılan hakemli araştırma, savaşın ilk 15 ayında şiddet kaynaklı ölümlerin 75 bini aştığını ortaya koyarken; tartışmanın hâlâ öncelikle “İsrail’in geleceği açısından bir felaket” diye kurulması, yalnızca bir tercih değil, ahlâkî önceliklerin bilinçli biçimde tersine çevrilmesidir. Burada İsrail’in konumu merkezileştirilmekte, Filistinlilerin acısı ise sistematik biçimde ikincilleştirilmektedir. Bu nedenle söz konusu söylem, yalnızca bir yorum farkına değil, derin ve kurucu bir söylemsel hiyerarşiye işaret etmektedir.
Bu hiyerarşi yalnızca siyasal değildir. Acıların hiyerarşisidir. Duyguların hiyerarşisidir. Yasın hiyerarşisidir. Bu söylemle birlikte hangi ölümün “gerçek bir kayıp” sayılacağı, hangi ölümün görmezden gelinebileceği ve hangi hayatın kamusal olarak yas tutulmaya değer bulunacağı belirlenmektedir. Bir İsrailli öldüğünde onun hayatı anlatılır; ailesi, çocukları, gündelik hayatı, hayalleri görünür kılınır. Ölüm, bireyselleştirilir, insanîleştirilir ve kamusal olarak yas tutulması gereken bir trajediye dönüştürülür. Ama bir Filistinli öldüğünde çoğu zaman aynı şey yapılmaz. İsim silinir. Hikâye silinir. Bağlam silinir. Ölüm, ya bir rakama indirgenir ya da güvenlik söylemi içinde eritilir. Kimi zaman açıkça, kimi zaman örtük biçimde Filistinlinin ölümü “kaçınılmaz”, “meşru” ya da “tehdit ortadan kaldırıldı” diliyle sunulur. Böylece kurbanın ölümü, yas tutulması gereken bir insanlık kaybı olmaktan çıkarılır; failin eylemini meşrulaştıran anlatının parçasına dönüştürülür. Medya temsillerini inceleyen güncel çalışmalar da Filistinli ve İsrailli kayıpların eşit biçimde insanîleştirilmediğini, Filistinli ölümünün daha kolay istatistiğe ve güvenlik diline indirgendiğini göstermektedir.
Tam da bu noktada mesele yalnızca ölü sayıları değildir. Mesele şudur: Kimin ölümü insan sayılıyor? Kimin ölümü istatistik olarak kalıyor? Kimin yasına izin veriliyor, kimin yasına bile ihtiyaç duyulmuyor? Dolayısıyla burada karşı karşıya olduğumuz şey yalnızca fiziksel bir yıkım değil; aynı zamanda insanlığın kimlere tam anlamıyla atfedildiğine karar veren bir söylem düzenidir. Ve bu düzen, soykırımın yalnız sahada değil, anlam dünyasında da sürdürülmesini mümkün kılmaktadır. Bu çerçevede mesele, yalnızca soykırımın ve vahşetin kendisi değil; bu şiddetin hangi kavramsal düzenekler aracılığıyla meşrulaştırıldığıdır. Daha önce de vurguladığım üzere, burada işleyen mekanizma bir meşruiyet algoritmasıdır. 7 Ekim 2023 saldırıları, Batı medyası ve siyasetinde çoğu zaman tarihin başlangıç noktası gibi sunulmuş; böylece işgal, abluka, zorla yerinden etme ve yapısal şiddetle örülü daha uzun tarihsel bağlam görünmez kılınmıştır. Sonuçta 7 Ekim, yalnızca trajik bir olay olarak değil, sonrasında yürütülen geniş ölçekli askerî yıkımı “kendini savunma” kategorisi içinde anlamlandırmaya yarayan söylemsel bir anahtar olarak işlev görmüştür. Uluslararası Adalet Divanı’nın 26 Ocak 2024 tarihli ihtiyati tedbir kararında Gazze’deki Filistinlilerin Soykırım Sözleşmesi kapsamında korunma hakkının bulunduğunun kabul edilmesi; Amnesty International’ın Aralık 2024 raporunda İsrail’in Gazze’de soykırım işlediği sonucuna varıldığını açıklaması; BM’ye bağlı Özel Komite’nin de Kasım 2024’te İsrail’in savaş yöntemlerini “soykırımın özellikleriyle uyumlu” bulması, bu tartışmanın artık yalnızca siyasî kanaatler düzeyinde değil, ciddi uluslararası hukuk ve insan hakları değerlendirmeleri düzeyinde yürüdüğünü göstermektedir.
***"
Ancak 7 Ekim’i tekil ve kurucu bir “ilk an” gibi sunmak, tarihsel gerçekliği açıklamak yerine onu daraltmaktadır. Zira meselenin omurgası çok daha eskiye uzanmaktadır. 2 Kasım 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu, Britanya’nın Filistin’de “Yahudi halkı için bir ulusal yurt” kurulmasına verdiği desteği ilan etmiş; 1948 Nakba ise Filistinlilerin kitlesel yerinden edilmesi ve mülksüzleştirilmesiyle yeni bir tarihsel safha açmıştır. Birleşmiş Milletler çerçevesi de Nakba’yı açık biçimde kitlesel yerinden edilme ve mülksüzleştirme olarak tanımlamaktadır. Dolayısıyla bugün Gazze’de yaşananları yalnızca güncel bir güvenlik krizi olarak değil, uzun süreli bir yerleşimci-sömürgeci yapının devamı olarak okumak gerekir. Patrick Wolfe’un klasik formülasyonu burada hâlâ açıklayıcıdır: yerleşimci sömürgecilik “bir olay değil, bir yapıdır.” Bu yaklaşım, Gazze’deki yıkımın ani bir sapma değil, tarihsel sürekliliğe sahip bir tasfiye ve kontrol mantığının güncel tezahürü olduğunu göstermektedir.
*
Tam da bu nedenle, bugün karşı karşıya olduğumuz şeyin yalnızca konvansiyonel askerî şiddet olmadığı vurgulanmalıdır. Daha önce de yazdığım ve tartıştığım algoritmik soykırım kavramı, bu yeni evreyi anlamak için kritik önemdedir. Geçmişte sürgün, açık işgal, kuşatma ve doğrudan bombardıman üzerinden işleyen tahakküm ilişkileri, bugün yapay zekâ destekli hedefleme sistemleri, veri temelli sınıflandırma, otomatik analiz ve kapsamlı dijital gözetim teknolojileriyle yeniden üretilmektedir. Başka bir ifadeyle araçlar değişmiş, fakat yapı ve mantık sürekliliğini korumuştur. Reuters, Nisan 2024’te ABD yönetiminin İsrail’in yapay zekâ kullanarak hedef belirlediğine ilişkin haberleri incelediğini aktarmış; Human Rights Watch, İsrail ordusunun dijital araçlarının sivil zararı artırma riski taşıdığına dikkat çekmiş; BM uzmanları da yapay zekâ kullanımının Gazze’de sivil nüfus üzerinde “benzeri görülmemiş” bir yıkıcı etki yarattığı uyarısını yapmıştır. Kasım 2024 tarihli BM Özel Komite açıklaması ise açlığın savaş yöntemi olarak kullanılmasını ve toplu cezalandırmayı, bu dijitalleşmiş imha rejiminin daha geniş bir parçası olarak değerlendirmiştir. Bu nedenle artık yalnızca bombaların değil, verinin, sınıflandırmanın ve otomatik karar zincirlerinin de imha rejiminin parçası hâline geldiği yeni bir savaş formundan söz etmek gerekmektedir.
Bu dijital safha, meselenin yalnız teknik değil, aynı zamanda siyasal olduğunu da göstermektedir. Çünkü yapay zekâ burada tarafsız bir araç olarak değil, daha önceki sömürgeci yönetimselliğin hızlandırıcısı ve yoğunlaştırıcısı olarak işlev görmektedir. Human Rights Watch’un değerlendirmesinde “Lavender” ve “Where’s Daddy?” gibi sistemlerin kimlerin hedef alınacağına ve ne zaman vurulacağına dair karar süreçlerinde rol oynadığı belirtilmektedir. Bu tablo, sömürgeci mantığın analog çağdan dijital çağa taşındığını; fiziksel imha ile veri temelli ayrıştırmanın birbirine eklemlendiğini göstermektedir. Dolayısıyla bugün karşı karşıya olduğumuz şey, yalnızca savaş teknolojisinin gelişmesi değil; sömürgeci şiddetin daha yoğun, daha hızlı ve daha otomatik bir rejim içinde yeniden örgütlenmesidir. Bu açıdan bakıldığında, yapay zekâ destekli savaş teknolojileri mevcut şiddeti yalnız artırmamakta; aynı zamanda ona görünürde teknik, nesnel ve idarî bir meşruiyet de kazandırmaktadır. Bu ise şiddetin etik ve siyasî sorumluluğunu görünmezleştiren yeni bir yönetimsellik biçimidir.
*
Carlson ile Zanny Minton Beddoes arasındaki tartışmanın asıl önemi de burada ortaya çıkmaktadır. Bu tartışma, Gazze söz konusu olduğunda Batı’nın ahlâkî öncelik sırasının nasıl kurulduğunu açığa çıkarmaktadır. Sivil kayıpların büyüklüğü, çocuk ölümleri, yerinden edilme ve altyapı çöküşü gibi olguların önüne, çoğu zaman İsrail’in güvenliği, itibarı ve geleceği yerleştirilmektedir. Böylece kurbanın yaşam hakkı, failin stratejik çıkarına tâbi kılınmaktadır. Bu, yalnız kullanılan dilin değil, savunulan değerlerin de sorunudur. Çünkü insan hakları ve uluslararası hukuk dilinin evrensellik iddiası tam da bu tür anlarda sınanmaktadır. Eğer bir yıkım karşısında ilk refleks kurbanı değil faili korumaksa, ortada yalnız siyasî değil, aynı zamanda ciddi bir medeniyet ve normlar krizi vardır. Carlson’ın itirazı bu nedenle basit bir medya polemiği değil; Gazze etrafında inşa edilen ahlâkî hiyerarşinin görünür kılınmasıdır. Röportajın The Economist tarafından 19 Mart 2026’da yayımlanması da bu tartışmanın güncelliğini teyit etmektedir.
*
Üstelik bu meşrulaştırma rejimi yalnızca medya alanında işlememektedir. Filistin yanlısı demokratik protestolar, küresel ölçekte giderek sistematik biçimde “antisemitizm” ve “güvenlik tehdidi” çerçevesi içine alınarak bastırılmaktadır. ABD’de Columbia Üniversitesi, Gazze’ye destek eylemleri kapsamında Hamilton Hall’u işgal eden öğrenciler hakkında ihraç, uzaklaştırma ve diploma iptali gibi ağır yaptırımlar uygulamış; aynı süreçte federal düzeyde antisemitizm iddiaları üniversiteler üzerinde mali ve idari baskının temel araçlarından biri hâline gelmiştir. Bununla da sınırlı kalınmamış; Filistin yanlısı protestolarla bağlantılı olarak yüzlerce, hatta binlerce vizenin iptal edildiği, sosyal medya paylaşımlarının dahi vize süreçlerinde incelemeye alındığı ortaya çıkmıştır. Benzer bir tablo Avrupa’da da görülmektedir. Fransa’da Sciences Po’daki Filistin yanlısı işgaller polis müdahalesiyle dağıtılmış; Almanya’da Berlin’deki üniversite kampları zorla kaldırılmış; Hollanda’da Amsterdam Üniversitesi protestolar nedeniyle kapatılmak zorunda kalmıştır. Bu örnekler, Filistin’le dayanışmanın giderek ifade özgürlüğü kapsamında değil, kamu düzeni ve güvenlik meselesi olarak ele alındığını göstermektedir. Dolayısıyla mesele yalnızca bazı protestoların bastırılması değildir. Daha derinde işleyen şey şudur: İsrail’e yönelik eleştiri ve Filistin lehine itiraz, sistematik biçimde kriminalize edilmekte; para cezaları, gözaltılar, okuldan atmalar, fon kesintileri, vize iptalleri ve sınır dışı etme tehditleriyle çevrelenmektedir. Böylece yalnızca Gazze’deki yıkım değil, o yıkıma karşı çıkma hakkı da disipline edilmekte ve kontrol altına alınmaktadır. Bu nedenle bugün Filistin lehine konuşmak, birçok ülkede bir hak olmaktan çıkarılıp bir “sadakat testi”ne dönüştürülmektedir. Bu durum tesadüf değil; meşruiyet algoritmasının medya dışına taşan, kurumsallaşmış küresel uzantısıdır.
*
Aynı yapısal süreklilik, Gazze dışındaki Filistin coğrafyasında da izlenebilmektedir. Reuters’ın 17 Mart 2026 tarihli haberine göre BM verileri, Batı Şeria’da yerleşim genişlemesi ve yerleşimci şiddeti nedeniyle bir yıl içinde 36 binden fazla Filistinlinin yerinden edildiğini ortaya koymaktadır. Reuters’ın aktardığı aynı BM bulgularında, yerleşimci saldırılarının 1.732 vakaya yükseldiği, bu eylemlerin çoğu zaman eşgüdümlü ve büyük ölçüde cezasız biçimde gerçekleştiği belirtilmektedir. OHCHR de ilgili değerlendirmelerinde İsrail’in Batı Şeria’daki yasa dışı yerleşim genişlemesini ve kitlesel yerinden etmeyi vurgulamış; bunun fiilî ilhak ve zorla nakil riskini büyüttüğünü kaydetmiştir. Bu gelişme, Gazze’deki yıkım ile Batı Şeria’daki mekânsal daraltma arasında organik bir bağ kurmayı mümkün kılmaktadır. Başka bir deyişle mesele yalnızca bir savaş alanındaki askerî operasyonlar değil; daha geniş bir coğrafyada işleyen, demografik ve mekânsal tasfiyeyi hedefleyen bir yerleşimci-sömürgeci mantıktır.
***"
Bu daha geniş tablo, “İsrail kendi varlığını başkasının yokluğu üzerinden kuruyor” biçimindeki sert ifadenin neden salt polemik olarak değil, belirli bir tarihsel-siyasal mantığın teşhisi olarak okunması gerektiğini de açıklamaktadır. Yerleşimci-sömürgeci projelerde egemenlik çoğu zaman eşit ortak yaşam üzerinden değil; yerlilerin tasfiyesi, kuşatılması, sürülmesi, parçalanması ve tarih dışına itilmesi üzerinden kurulur. Gazze’de ve Batı Şeria’da gözlenen süreçler bu mantığın farklı tezahürleridir. Burada karşımızdaki şey, yalnızca bir savaş değil; bir halkın yaşam alanını, siyasal varlığını ve tarihsel sürekliliğini sistematik biçimde daraltan uzun erimli bir rejimdir. Bu rejim bugün yüksek teknolojiyle, veriyle ve algoritmalarla tahkim edilmekte; böylece modern savaş ile sömürgeci süreklilik yeni bir bileşim üretmektedir. Reuters, OHCHR, BM ve uluslararası insan hakları raporları birlikte okunduğunda, karşımıza çıkan tablo yalnızca “güvenlik” eksenli bir askerî mücadele değil; mekânı, nüfusu, hareketliliği ve yaşama imkânını yeniden düzenleyen çok katmanlı bir tahakküm düzenidir. Bu nedenle burada analiz edilmesi gereken şey yalnız askerî güç kullanımı değil, aynı zamanda bir nüfus yönetimi, mekân mühendisliği ve tarih silme pratiğidir.
*
Bu yıkımın boyutu yalnız ölüm verileriyle de sınırlı değildir. UNDP’nin Ekim 2024 tarihli değerlendirmesine göre savaşın etkileri Gazze’de insani gelişimi onlarca yıl geriye götürebilecek bir çöküş üretmiştir. Bu veri, yalnız bedenlerin değil, hayat dünyasının da hedef alındığını göstermektedir. Çünkü burada imha edilen şey yalnızca bugünkü nüfus değil; aynı zamanda yarının toplumsal yeniden üretim kapasitesidir. Altyapının, sağlık sisteminin, eğitim ağlarının ve temel yaşama koşullarının çökertilmesi, yıkımı yalnız askerî değil, medenî ve tarihsel bir düzleme taşımaktadır. Bu nedenle Gazze’deki yıkım, yalnızca ölü sayılarıyla değil; sistematik olarak tahrip edilen yaşam imkânlarıyla da değerlendirilmelidir. Başka bir ifadeyle burada hedef alınan şey yalnızca insan bedeni değil, toplumun sürekliliğini mümkün kılan bütün maddî ve kurumsal dayanaklardır.
Nihai olarak, 7 Ekim’in Batı tarafından yalnızca bir olay olarak değil, bütün tarihi yeniden yazmak için kullanılan bir anahtar hâline getirildiğini söylemek abartılı değildir. 7 Ekim çerçevesiyle siyasî ve ideolojik bir çerçeveleme yapılmaktadır. Bunun en görünür yüzü medya ve dijital platformlar olsa da, bu çerçeveleme tarih yazımında, kurumsal dilde, ekonomik yaptırım rejimlerinde, üniversite siyasetinde ve uluslararası hukuk tartışmalarında da kendisini göstermektedir. Önce Filistin’in yüz yılı aşan tarihsel yarası görünmez kılınmış; ardından İsrail’in yıkımı, soykırımı ve vahşeti “makul cevap” olarak sunulmuş; daha sonra da bu yıkıma itiraz edenler kamusal alandan dışlanmaya başlanmıştır. Böylece hem geçmiş yeniden kurgulanmış, hem bugün meşrulaştırılmış, hem de gelecek buna göre tasarlanmıştır. Dolayısıyla Gazze’de yaşananları anlamak için yalnız bombalara değil, bombaları ahlâkî, hukukî, medyatik ve teknolojik olarak normalleştiren rejime bakmak gerekir. Bugün ortaya çıkan tablo, 1917’den, 1948’den, işgalden, ablukadan ve yerleşimci sömürgeciliğin sürekliliğinden beslenen uzun bir tarihsel hattın, dijital çağda aldığı en görünür ve en yıkıcı biçimidir. Üstelik mevcut saha verileri, hakemli araştırmalar ve kurumsal raporlar, bu yıkımın yalnız geçmişin devamı olmadığını; aynı zamanda yeni bir meşrulaştırma teknolojisi ile tahkim edildiğini göstermektedir. Tam bu nedenle mesele artık yalnız savaşın şiddeti değil, şiddetin hangi dil, hangi kurum ve hangi teknik aygıtlar aracılığıyla normalleştirildiğidir.
Kaynak gönderi
Görüntülenme ve okuma bildirimi sayıları yalnızca site sahibine açıktır. “Okudum” düğmesiyle bu yazıyı okuduğunuzu bildirebilirsiniz.
Sayaç ve gizlilik
Yalnızca bu yazı için kayıt tutulur. Tekrarları azaltmak amacıyla tarayıcınızda yazıya özel rastgele bir işaret kullanılır. IP adresi, cihaz parmak izi veya üçüncü taraf takip aracı kullanılmaz. Do Not Track veya Global Privacy Control etkinse görüntülenme ve “Okudum” bildirimi kaydedilmez. Bu kayıtlar doğrulanmış tekil kişi veya tamamlanmış okuma ölçümü değildir.